17.03.2026
CUMHURİYET HALK PARTİSİ GENEL BAŞKANI ÖZGÜR ÖZEL:
“HAKKINDAKİ 7 BAŞVURUMUZ HSK’DA BEKLİYORDU, BAKAN YAPIP BAŞINA GETİRDİLER, KADI, DAVACI OLDU”
“138 İMZA BİZDE, KALANI DA AK PARTİ’DE VAR; MADEM YARGIDAN KAÇMIYOR, ANAYASA MAHKEMESİ YARGILASIN”
“İBB BORSASI KURULDUĞU SÖYLENDİ, İBB İDDİANAMESİNİ YAZAN KALEMİ TUTAN ACABA PARMAĞINI MI YALAMIŞ? BU ŞÜPHEYİ ORTADAN KALDIRMAK ADALET BAKANI’NIN ELİNDE”
“BİRBİRLERİNİ VAR EDİYORLAR: AKIN GÜRLEK, ERDOĞAN’A RAKİBİNİ YOK ETMEYİ; ERDOĞAN DA ONU HER TÜRLÜ HUKUKSUZLUĞA RAĞMEN KORUMAYI VAAT EDİYOR”
“ABD YAKIT İKMAL UÇAKLARI İÇİN ÜSLERİ KULLANMA SORUSU GÜNÜN SORUSUDUR, ŞİMDİDEN ÖNÜNÜ KESMEK LAZIM”
“AK TROLLER KARIN TOKLUĞUNA TROLLÜK YAPSINLAR, MİLLET MOSELLE NEHRİNDE YAT YÜZDÜRÜYOR”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, Halk TV’de yayınlanan Özel Röportaj programına katıldı. Gazeteciler Seda Selek, Fikret Bila ve Kürşad Oğuz’un sorularını yanıtlayan Cumhuriyet Halk Partisi Lideri Özel, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in mal varlığı hakkındaki açıklamayla ilgili, “Bir iddiayı yalanlamanın basit bir yolu var. Hatta ben o kadar iddialıyım ki bu konuda basın toplantısının sonunda da arkadaşlara dedim. Türkiye’deki tapu sorgusu yapmaya yetkili herhangi bir yerden, bütün tapu daireleri, belediye başkanlıkları, ilgili ilçe belediye başkanlığı, büyükşehir belediye başkanlıklarından ve hatta en basiti Çevre, Şehircilik Bakanlığı’ndan bunlara bakılır. Ben ‘Duydum, böyle bir tapu var’ demiyorum. ‘Bu işlemin ID numarası’ diyorum. Bu şu demek; ben mesela şimdi tutup da ‘Sayın Selek’in TC numarası budur’ diyorsam, değilse ‘Bunlar hayal mahsulü, yalan’ demeyecek. ‘Benim TC bu’ diyecek veya ‘O TC başkasına ait’ diyecek. ‘O TC’yi girdik, bakın hiçbir şey çıkmıyor’ diyecek” dedi. Özel, şöyle devam etti:
“İDDİALARIMIN HİÇBİRİ ‘DUYDUM’ ŞEKLİNDE DEĞİL”
“Benim kendisiyle ilgili iddialarımdan hiçbiri böyle ‘Duydum, yaptım, ettim’ değil. Olunca söylüyorum. Mesela yat meselesi duyduğumuz bir konu ama ispata muhtaç bir konu. Ama şu ID numarası, bir numaralı örnek; ‘Akın Gürlek’e ait İstanbul Kartal’da Esentepe’de İnönü Caddesi 151-D’de 106 661 ada numaralı, 551 parsel numaralı Avrupa Konutları’nda bir daire.’ Emsal değeri de 26 milyon 250 bin lira. ‘Bu yok’ diyecek. ‘Bu ID bana ait değil’ diyecek. Bugüne kadar ben şimdi devletin elinde bu sorgunun imkanının olduğu 12 tane tapu söylemişim, dört tane de sattığını söylemişim. Biri yanlış olacaktı da bu vakte kadar beni tutacaklardı. Beyefendiye destek atan iki kişi var. O da kendisine destek değil, bana husumet. Biri Süleyman Soylu. Tweetini retweet etmiş. Hani Süleyman Soylu diyordu ya… O dedikten sonra dünya kadar AK Partili’yle her türlü münasebetimiz oluyor. Hani demişti ya ‘Bundan sonra Özgür Özel’e selam veren bizden değildir.’ Kendini dinleyen kimse olmadı. Akın Gürlek’e selam veren bir kendisi var. Bir de MHP’de bir genel başkan yardımcısı var, onun da kişisel husumeti var bizimle. Başka bir derdi yok. Yüksek yargı çevreleri, Ankara çalkalanıyor. ‘İddialar zaten vardı, ispatlandı’ diye. (Siz bu açıklamalardan sonra özellikle iktidar kanadından geri bildirimler aldınız.) Şöyle; AK Parti’deki temel duygu ‘Biz bu yükü taşıyamayız’ şeklinde. Yargıdaki temel söylem, ki bunu ben biraz önce yayın öncesi sizlere de söyledim. Duyuyor musunuz, görüyor musunuz, Ankara’da konuşuluyor diye. Yargı çevrelerindeki temel söylem; ‘Söyleniyordu, ispatlandı.’ Ortak laf; ‘Böyle yalanlama olmaz.’ Yalanlama ne? ‘Bunlar hayal mahsulü’ diyor. ‘Ben terörle mücadele eden bir kişiydim’ diyor. Ezbere bak. ‘Bu beni yıpratmaya ve hedef göstermeye yöneliktir.’ Yahu terörle mücadele eden kişilerle ben dün akşam iftarda beraberdim. Kolunu vermiş, ayağını vermiş, evladını vermiş. Hep beraber kucaklaştık, hepsinin taleplerinin vücut bulduğu 18 kanun teklifi var. Senin partin tarafından Meclis’te bekletiliyor. Sen terörle mücadele eden kişiye sahip çıkacaksan o sahip çıkılacak adam sen değilsin. 16 tane tapu biriktirmiş adam. Ömrü boyunca aldığı bütün maaşların 10 katına kadar daire ya da satılmış daire bulunan. Daha bunun yanında ayrıca şey bundan ibaret değildir, biz de veriyoruz. Onun verdiğinin aynısını ben de veriyorum mal beyanı olarak kendimin, eşimin, kızımın. Varsa tapular, varsa arabalar, TL ve döviz bazındaki bütün mevduat hesapları, takı varsa takı, pırlanta varsa pırlanta, altın varsa altın gramı gramına. Hepsini sorar devlet. (Mal varlığını verdiğini belirtiyor.) İşte kendisi açıklasın mal varlığını.”
“BENİM MAL VARLIĞIM ELLERİNDE, İNCELESİNLER”
“Bakın benim mal varlığım Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde. Meclis’in elinde, devletin elinde. Ailemizde toplam üç tane ev var; Manisa’da, İstanbul’da ve bir de Ankara’da. Ankara’daki de daha çok yeni alındı, tadilat oluyor. Misafirhanede kaldım 17 yıl Ankara’da. İki tane araba var; biri beş - altı yıllık bir araba eşimin, biri de üç yıllık bir araba benim. Birinin değeri 1,5 milyon lira, birinin değeri 900 bin lira filan. İki tane mütevazi sokak arası dükkan var, bütün Manisalılar bilir. Sağlık ocağının yanında, eczane dışında bir şeye yaramayacak iki tane mütevazı dükkan. İş Bankası’nda bir hesabım var eczane, 1999’dan beri onu kullanıyoruz. Vakıf Bank ile Halk Bankası’na da gelen param belli. Mal varlığım orada, o malların her birini edinirken bu hesaptan parayla ödedik, kuruşu kuruşuna. Ellerinde incelesinler. Şimdi Akın Bey’in mal varlığını görelim. Mal varlığı derken, benim mal varlığımdaki gibi devletin sorduğu gibi. TL cinsinden mevduat, döviz cinsinden mevduat, bütün aileye ait olan bütün gayrimenkuller, varsa takı makı, altın maltın, hatta pahalı saat varsa. Onu da bildireceksin. Devlet bunları istiyor. Verdiği mal varlığını bir açıklasın görelim. Benim verdiğim ID’lerin olmadığını göstersin. Bakın ben saat 13.30’da çıkacağım. Canlı yayında bütün Türkiye’nin önünde ID numarasıyla bütün hareketlerini söyleyeceğim, adres adres vereceğim. Cevap; ‘Ben terörle mücadele ettim. Beni hedef gösteriyor.’ Böyle bir cevap yok.”
“HSK’YA GİTTİM, YEDİ BAŞVURUM BEKLİYOR”
(Akın Gürlek’in konuyu yargıya taşıyacağını söylemesiyle birlikte bunların belgeleriyle ortaya çıkıp çıkmayacağı hakkında) “Birincisi söylediği şu söz var, sondaki söylediği söz; ‘Elinde bu belgeler varsa yargıya gitseydi’ diyor. Ben gittim yargıya. İstanbul Başsavcısına karşı yargıya gitmenin yolu HSK’ya gitmektir. Hakimler ve Savcılar Kurulu’na gittim. Ben beş dedim, yedi başvurum varmış bekleyen, işlem yapmadıkları. Akın Gürlek hakkında şikayette bulunuyorum. ‘HSK, Akın Gürlek’in elinde. Bakan bir şey yapamıyor. O oluyor, bu oluyor’ diyorlardı. Ben bir açıklama yapınca koşuyor, Erdoğan ile görüşüyor AK Parti camiası ne diyor? ‘Direkt Erdoğan ile görüşüyor’ diyor. Herkesin rahatsız olduğu bir yapısı vardı. ‘Erdoğan’a zarar veriyor, şimdi bu yükü nasıl taşıyacağız?’ diyorlar. Net bir şey var. AK Partililer öyle söylüyor. Ben ne verdiğini bilmiyorum. Ama zarar verdiğini AK Partililer söylüyor. Benim gördüğüm bir şey var. Bu kişi hakkında yaptığımız bütün iddialar, HSK’da bekliyordu. Bu kişiyi HSK’nın başına getirdiler şimdi Adalet Bakanı yaparak. ‘Davacı kadı olursa Allah yardımcın olsun’ demişler. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi kadı davacı olmuş bizden. Birinci yaklaşım bu. İkincisi, bana diyor ki ‘Haydi git mahkemeye.’ O zaman ‘hodri meydan’ diyorum. Halk TV ekranlarından ‘hodri meydan’ diyorum. Eğer bu işten çekinmiyorsan… ‘Mahkemeye ver’ diyor ya, mahkemeye vereceğim kendisini. Dokunulmazlığa kaçtı ya. İki tane yol var bu dokunulmazlıktan kurtulması için. Birincisi, yargılanması için istifa etmesi, yargılanması ve göreve dönmesi lazım. İkincisi daha basit, görevinde kalabilir; 400 imza lazım. 138 tanesi bizde var. Geri kalanı da AK Parti’de var. Akın Gürlek hakkında bir soruşturma komisyonu kurulması için hatta 300 imza önce yetiyor, 400 imzayla da Yüce Divan açılıyor. Madem yargıdan kaçmıyor, madem alnı açık… Değil de haydi Anayasa Mahkemesi yargılasın onu Yüce Divan sıfatıyla. Yapacağı şu; Erdoğan’a diyecek ki ‘Ben bu yükün altında ezilemem. Özgür Özel’in iddiaları yönünden ben yargılanmak istiyorum.’ Bugün için bir bakanın yargılanabileceği yer Anayasa Mahkemesi’dir. Hodri meydan. Benim mal beyanım ellerinde. Açsınlar, döksünler. Onun mal beyanını bir görelim; açılsın, dökülsün. Örneğin bu ID mal beyanında yoksa, bu malı sattı demektir. Ama o da görünür. O zaman hesabında parasını göreceğiz kardeşim. Bu paraları bir yerlere sakladın mı? Koydun mu? Aldın mı, yaptın mı? Elimizde 450 milyon liralık edinilmiş mal ya da satılıp da alınmış parası var. Bunu göreceğiz. (Anlaşılıyor ki siz bu bilgileri tapu kayıtlarından aldınız.) Öyle, açık zaten. Numarası da bu. (Akın gürlek ‘Tapuda bunun karşılığı yok’ deyince…) Bu numara tapudaki karşılığı. Bana ‘Böyle bir işlemim olmamıştır’ diyecek. (HSK’dan bir soruşturma beklentisi içindesiniz.) Yok, bekleyemeyiz şu anda. Başkanı Akın Gürlek. Vaktiyle biz başvurduk bular için. ‘Mal beyanına bakın’ dedik. O zaman önceki Adalet Bakanı başkandı, Erdoğan üzerinden de bu gelip - gidip ‘Aman ha o dosyayı soruşturmasınlar’ diye Akın Bey baskı yapıyordu.”
“DEVLET BEY ‘SOR’ DEDİ, AKIN GÜRLEK VERSİN CEVABINI”
(Akın Gürlek’in bu mal varlığının kaynağı konusunda bir araştırma yapılıp yapılmadığı hakkında) “‘Nereden buldun?’ diye kendisine soruyoruz. Onun açıklaması lazım. Nereden Buldun Kanunu öyle bir kanundur zaten. Bir malı edindiysen… Bakın ben biraz önce kendi adıma nereden bulduğumu söylüyorum. Ben ne mal edindiysem, ne araç aldıysam - sattıysam o hesaplardan resmi hareketle yaptım. Bunun aldığı bazı yerlerde ‘Senetle ödendi’ diyor. Seneti kim karşıladı, kim bozdu, kim düzenledi, kim aracılık etti? Bunların hepsi izaha muhtaç. Ha nasıl Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımız için kendisi gerçi yalan - yanlış ifadelerde bulundu. İlk göreve geldiğin gün A Haber’e çıktı, sayın gazeteciler sordu. Dedi ki ‘Soruşturma makul şüpheyle başlar.’ Oysa soruşturma basit şüpheyle başlar, kovuşturma makul şüpheyle başlar. Yargılama için makul şüpheye ihtiyaç var. İddianamenin kabulü gerekir; makul şüphe. Soruşturma basit şüpheyle başlarmış. Ben şimdi bir soruşturma başlasın diye basit bir şüpheyi ifade ediyorum. Ben de milletvekiliyim ya, milletin vekili olarak şöyle bir basit şüpheye sahibim; beyefendinin görev yaptığı çok kritik mahkemeler oldu ve görev yaptığı çok kritik bir Cumhuriyet Başsavcılığı görevi oldu. Bu görev sırasında çok sayıda kişi kendisine mal varlıklarına çöküldüğünü, bu malları geri almak için itirafçı olmalarının telkin edildiğini ve mal varlıklarının bir kısmının verilmesi gerektiğini söylediler. Avukatların aracılık ettiğini, çantacıların gelip - gittiğini, İBB borsasının kurulduğunu söylediler. İBB iddianamesini yazan kalemi tutan, acaba parmağını mı yalamış? Bu basit şüphe. Bu şüpheyi ortadan kaldırmak Adalet Bakanı’nın elinde. Ben bunu niye soruyorum? Normal şartlarda kendisi İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’yken, ben bu şüphelerimi HSK’nın önünde koyuyordum. Sayın Devlet Bahçeli bana dedi ki ‘Artık Akın Gürlek siyasi. Akın Gürlek’in yemin töreninde CHP’liler neden engel oluyor? Özgür Bey ve arkadaşları sorular sorsun ona.’ Her ne kadar bugün MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı bana duyduğu husumetle körü körüne Akın Gürlek’e sahip çıkmaya çalışıyorsa da biri, o ikisinden biri. Ben soruyorum şimdi. Devlet Bey ‘Soru sor’ dedi, soru soruyorum. Bekleyin Akın Gürlek versin cevabını. Ben basit bir şüpheye sahibim. Kamu görevi yaptığı sırada çok önemli mal varlıkları, çok önemli tutukluluklar - serbest kalmalar, itirafçılıklar, geçmişte FETÖ borsaları, şimdi İBB borsası… Bir tane mal birden bu kadar 10 katına, 100 katına çıkıyor. 10 savcı bir araya gelecek, 190 yıl çalışacaklar, kazandıkları paradan bir bardak su bile içmeyecekler ve anca bu mal ediniliyorsa çıkacak açıklayacak bunları. Net.”
“AK PARTİ İÇİNDE BİR RAHATSIZLIK VAR”
(AK Parti içinde bu durumun Cumhurbaşkanına zarar verdiğini düşünenler olduğu sözleri için) “Duyuyoruz. Mesela ben Nuray Babacan okurum çok. İçeriden kulisler yazar. Bir takım şeyler söyler. Nuray Babacan’dan mesela okuduğumuz kulislerden de bu tip haberleri düzenli alıyoruz. Fikret Bey çok iyi bilir; Ankara’da ne konuşuluyor, ne oluyor? Bize gelen bu sözlerin çok büyük bir ekseriyeti doğru çıkar. Bir rahatsızlık var. Esas şöyle bir rahatsızlık var. Siz siyaseti her biriniz çok yakın takip ediyorsunuz. Örneğin bir önceki İçişleri Bakanı nereden geldi? İstanbul Valiliği'nden geldi. İstanbul Valisi’nin bürokratını getirdiler, İçişleri Bakanı yaptılar. AK Parti’nin bir evladı olan Bülent Turan, yıllarca grup başkanvekilliği yaptı. AK Parti siyasetinde. Bülent Turan ile ben aynı görüşlerde değilim. Çok da kavga ettim. Ama kendisiyle bir hukukum var, bir centilmenlik hukukum var. Ben nasıl Cumhuriyet Halk Partisi’nde saatin vidasından, içindeki en küçük çarktan geliyorsam, AK Parti’nin siyasetinden de Bülent Turan geliyor. Büten Turan geldi, Bakan Yardımcısı oldu. Üstüne geldi, İstanbul Valisi Bakan oldu. Sonra işi - gücü bıraktı, Bülent Turan ile uğraştı. En sonunda Bakan değişti ve gitti. Bülent Turan yerinde duruyor. Ama mesela Bülent Turan İçişleri Bakanı olmuyor da bu sefer Erzurum Valisi geliyor Bülent Turan’ın üstüne. Bu sefer bu AK Parti’nin siyasetçileri ‘Ya biz bunca zaman…’ Allah biliyor her biri kendi teşkilatlarında, ilçe başkanlıklarını süpürerek başladılar. Sobaya odun çekerek başladılar. ‘Biz yıllarca siyaset yapacağız, saatin vidasından buraya kadar geleceğiz. Atanmış birisi yine tepemize atanacak.’ Ben şu anki İçişleri Bakanı’na bir şey söylemek için söylemiyorum. Eksisinin pozisyonunda. AK Parti siyaseti şunu tartışıyor şu anda; ‘Ya bu kadar emek, bu kadar gayret, bu kadar teşkilata hizmetin hiç mi karşılığı yok? Hep atanmışlar, hep atanışlar. Bir önceki atanmış geldi. Hepimizi rezil etti gitti…’ O İçişleri Bakanı’nın gidişi gidiş mi? İçişleri Bakanı geldi, yıllarca emek vermiş siyasetçilere iftiralar atarak, hakaretler yaparak, kuyusunu kazarak, muhalefete bilgi sızdırarak, basına ‘Zor sorular sorun da zor kalsın’ diyerek, onu yaparak, bunu yaparak tutunmaya çalıştı. Benim AK Parti siyasetiyle ilgim yok, alakam yok. Ama bir parti açısından baktığınızda bir parti bu yükü taşıyamaz, kaldırmaz. Hep atanmışlar, hep atanmışlar.”
“EN KUVVETLİ BAĞ; SUÇLAR ÜZERİNDEN OLAN BAĞ”
(Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Akın Gürlek’ten vazgeçip geçmeyeceğinin sorulması üzerine) “Akın Gürlek özel bir durum. En kuvvetli bağ, insanların birbiriyle suçları üzerinden bağlandığı bağdır. Anneyle bebeğin göbek bağından daha kuvvetli olduğu durumlar vardır. Birbirlerinden besleniyorlar, birbirlerini var ediyorlar, birbirlerine vaat ediyorlar. O Erdoğan’a yeniden Cumhurbaşkanlığı için rakibini ve rakip partisini yok etmeyi vaat ediyor. Erdoğan da ona her türlü hukuksuzluğa rağmen korunmayı vaat ediyor. O birinci vaadin işte Ekrem İmamoğlu’na iddianameyi düzenledi bilmem ne yaptı. O da gitti onu Bakan yaptı, korumaya aldı. Onun dediği herkesi Bakan Yardımcısı yaptı, boşalan yerlere aşağıdan istediklerini yaptı. Bakın memlekette iki tür adam var. Bir tanesi sizin - bizim okuduğumuz meselelere ‘Ya kardeşim böyle olur mu?’ diyen. Mesela diploma davasında şerh koyan hakimi Kahramanmaraş’a sürmeleri, ihaleye fesat karıştırma davasındaki hakimi Kahramanmaraş’a sürmeleri, Beylikdüzü davasında beştir oyalayan savcıya ‘Hadi mütaalanı ver’ deyip vermeyince karar açıklayan hakemi Diyarbakır’a sürmeleri, ahmak davasının hakimini, Ekrem Bey’i haklı gören, tak Samsun’a sürmeleri. Efendim Akın Gürlek’e hakaret davasında muhalefet şerhi yazan hakimi iş mahkemesine, ağır cezadan ya da asliye hukuktan buraya sürmeleri, asliye cezadan sürmeleri. İBB soruşturmalarına bakan mali şube müdürünü gidip de Başakşehir’e ilçe emniyet müdürü yapmaları. Ahmak davasında istinaf heyetini başka dairelere göndermeleri. Bilirkişi davasında hakimi başka mahkemeye sürmeleri. Şimdi burada sekiz tane ‘Ben talimatla iş yapmam, doğrusunu yaparım, alınan karara şerh koyarım’ diyeni darmadağın ediyor. Sonra bir mahkeme daha görülüyor dokuzuncusu. ‘Hadi bakalım muhalefet şerhi yaz.’ Böyle bir hukuk düzeni kurulmuş durumda memlekette. Bunların her birini buralara dağıtan Akın Gürlek‘in, ‘Bu istediğimiz gibi karar vermiyor dediğimizi yapmıyor, bu şerh yazdı.’ Bu ülkede bir yaz bir kış kararnamesi ile hakimlerin, savcıların yeri değişir, coğrafi güvence vardır ve çok büyük bir ahlaki sorunları, hırsızlıkları, kişisel ahlaksızlıkları gibi bir şey yoksa yerlerinin değiştirilmeyeceği garantisi vardır. Bırakın yaz ve kış kararnamesini, bu arkadaşlar sadece mahkemede bir karara şerh düşmüş diye, ‘Ya bu doğru değil ben aksi düşünüyorum’ demiş diye sürülüyor bu arkadaşlar. Üç gün sonra, beş gün sonra, yedi gün sonra.”
“CUMHURBAŞKANI YARDIMCISINA ANLATTIM”
(AK Parti milletvekillerini toplantıyı izlemeye davet etmesi hakkında) “AK Parti milletvekillerine ve önceki dönem milletvekillerine mesaj attık ki ‘Açın izleyin’ diye. (‘Cumhurbaşkanı Yardımcısına bir cami açılışında anlattım’ dediniz) Mevcut Cumhurbaşkanı Yardımcısına Zeynebiye Camii açılışında anlattım. (Meclis Başkanı deyince takıldım. Çünkü kısa bir süre önce de Sayın Bülent Arınç’la görüştünüz.) Bu dediğim Numan Bey, ‘Ört ki ölem’ diyen. Öbürü mevcut Cumhurbaşkanı Yardımcımız. Daha önceki Cumhurbaşkanı Yardımcımızla da bir uçakta karşılaştık uzun uzun anlattık. Şunu söylüyorum, bakın ben Cumhurbaşkanı Yardımcılarını, Meclis Başkanını suçlamak için bir şey demiyorum. Her fırsatta herkese anlatıyorum diyorum. Bugün de mesaj attım diyorum. Hatta şunu söylüyorum ‘Ya bizim Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2011 - 2015 Cezaevi İzleme İnceleme Komisyonu vardı; ben, Veli Ağbaba, Nurettin Demir. Türkiye’nin bütün cezaevlerini geziyorduk, hak ihlali var mı diye bakıyorduk. Orada da şeyi de ayırmıyorduk hani sağ örgüt, sol örgüt, odur budur falan. Gözümüzü kapıyorduk hak ihlali var mı diye bakıyorduk. Bugün AK Parti üç kişilik bir heyet kursa, iyi hukukçuları var ellerinde. Bu heyet gitse İBB tutuklularını dinlese, ‘Sana, ailene, kardeşine, çocuğuna, bunların özgürlüklerine veya sana şantaj yapıldı mı? Tehdit oldu mu?’ Bir rapor çıkarsa, bana getirmesin raporu ya. Yani Erdoğan’a götürsün, partinin yetkili kurullarına götürsün, kendi vicdanına götürsün. Ama şöyle bir şey söylüyorum. Şu anda Türkiye’de Erdoğan’ı yenme suçundan dolayı ve gelecekte Erdoğan’ın iktidardan edilme ihtimaline karşı siyaseti de normal yapmadıkları için öyle bir şeye giriştiler ki, ‘Bizim iktidarımız el değiştiremez, devir teslim bizim için görevi devredip eve gitmek değildir.’ Kendilerince söylüyorlar işte, ‘Şu riskimiz var bu riskimiz var’ diyorlar. ‘Hapse gireriz’ diyorlar, ‘Çorap söküğü gibi gelir’ diyorlar. ‘Bütün bürokratlar konuşur’ diyorlar. Falan diyorlar, filan diyorlar. Bu meseleyi öyle bir hale getirdiler ki Ekrem İmamoğlu’nu içeride tutmak ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kadrolarına iktidar yüzü göstermemek için büyük bir kumpasın içine girdiler. Girerken öngöremedikleri şekilde hiçbir şey bulamadılar. Girerken bulacağız diye düşünüyorlardı. Çünkü kişi kendinden bilir işi. Ona dediler ki ‘Kim yapıyorsa İstanbul’la bir işi, bunlar ondan alıyordur yüzde 15’ini- 20’sini. Öyle yaptılar. Bakın bugün açık söylüyorum. Bugün ben yemin koydum ortaya. Çıksın bir de desin ki ‘Ben de yemin ederim.’ Yok. Ben diyorum ki havuz medyası dediğimiz başta Sabah gazetesi olmak üzere TMSF’nin elindeki o zaman işte Kanal 24’leri, Takvim’leri bilmem ne bütün gazeteleri. Bunların AK Parti tarafından, AK Parti‘ye müzahir yayın kuruluşları haline gelmesi için Binali Yıldırım başkanlığında, Binali Yıldırım yönetiminde bir havuz oluşturuldu. Bunu bilmeyen mi var Türkiye’de? Kamu müteahhitleri bu havuza gönüllü katkı yaptılar. Gönüllü, tırnak içinde. O havuzdan medya egemenliği sağlandı. Binali Bey bununla AK Parti çevrelerinde Erdoğan’ın güvenini kazandı. Binali Bey’in en büyük mahareti Ulaştırma Bakanıyken ve AK Parti’nin en önemli ihaleleri ulaştırma alanındayken o yıllarda, ulaştırmada kamudan ihale alan müteahhitler bir havuza katkı yaptılar. O havuzla havuz medyası oluşturuldu. Bu olmadıysa Allah benim belamı versin. AK Parti’den bir kişi de çıksın ‘Bu olmadı’ diye bir yemin etsin de göreyim. ‘Böyle bir şey olmadı’ desinler. Bunu herkes biliyor, bunun böyle olduğunu biliyor. Bakın 17-25 Aralık‘ta dört bakanın çocuklarının evlerinden ayakkabı kutularında para çıktı. Önce ‘FETÖ’cüler koydu’ dediler. Aynı bugün refleksle ‘Terörle mücadele ediyorum, hedef gösteriyor’ diye. Günün sonunda FETÖ’nün koyduğu paraları faiziyle geri istediler. ‘FETÖ koydu’ dedikleri, ilk refleks söyledikleri parayı. Erdoğan ne dedi Böyle bir programda biliyor musunuz? Bu paralardan bahsediliyor. Türkiye bunları konuşuyor. Erken vade. Diyor ki, ‘Devletin, hazinenin, kamunun cebinden para çıkıyor mu?’ diyor. ‘Kamunun cebinden para çıkmıyorsa yolsuzluk yoktur’ diyor. Yani diyor ki; ‘O toplanan paralar başkaları tarafından toprağını, belediye bütçesinden alınmadı o yüzden de yolsuzluk yoktur’ diyordu Erdoğan. Bunu normalleştiren, o paranın varlığını kabul eden, o paraya meşruiyet atfeden birisi Erdoğan. Bizim hiçbirimizin bakın bir arkadaşımızın çocuğunun kulağındaki küpeye detektör tuttular altın mı diye. Altın olanı söktüler aldılar. Kumbaradaki paraları döktüler. 30 bin dolar mı ne çıkmış yurtdışına giden, kim 3 bin dolar mı çıkmış 30 bin dolar mı çıkmış sarı bir zarfta. Onu söylediler. Onu kanıt diye söylediler. Hangimizin, hangisinin balya balya paraları çıktı. Çıktığını gösterdikleri Gaziosmanpaşa belediyesinden o video stok video çıktı. Ben Gaziosmanpaşa aramasını izliyorum, TRT veriyor. ‘Gaziosmanpaşa Belediyesi’nde gizli kasa bulundu.’ ‘Ne alakası var ya?’ demişim. ‘Gökan Zeybek’ diye bağırdım böyle, ‘Gökan Zeybek’ dedim. Özel Kalem aradı Gökan Zeybek geldi. ‘Belediyede kasa ne gezer?’ dedim. ‘Olmaz efendim belediyede kasa’ dedi. Gökan Zeybek aradı belediye başkanı gözaltında belediye meclisinden bildiği birini. Dün gibi. ‘AK Parti döneminden kalmış kasa’ dediler. Kasayı AK Parti koymuş, ne koyuyorsa içine. Koca bir kasa. Dedim ki ‘Dolar ne geziyor?’ ‘Dolar yokmuş’ dediler. ‘Arama tutanağını getirin’ dedim. 15 dakikaya arama tutanağının WhatsApp fotoğrafı geldi. Diyor ki ‘Belediye başkan makamının arkasında gizlenmiş, önceki dönemden kalan bir kasa açıldı. İçinden belediyeye ayrı resmi mühür ve devir teslim sırasında başkana yapılan sunum, o sunum da önceki belediye başkanından ‘Borcun bu kadar alacağım bu kadar’ o işte hard disk mi CD mi ne çıktı. ‘Nasıl oluyor?’ dedim ya. Bu sefer ‘Şevket’ diye bağırttı. ‘Şevket Bey geldi, basın danışmanımız. Basın müşaviri partinin. ‘TRT’ye sorun kardeşim’ dedim, ‘Dolar çıkarıyorlar kasadan, arama tutanağı bu.’ Demişler ki ‘Elimizde arama anına ilişkin görüntü yoktu, stoktan video kullandık.’ Stok videoda da tesadüfen dolar çıkıyor kasadan. Ekrana bir karış yazmışlar ‘Gaziosmanpaşa Belediyesi’nde gizli kasa bulundu.’ Doları veriyor polisler. Onlar stok görüntüymüş. Bugünün değilmiş. Onlar bilmem ne mafyasının, uyuşturucu mafyasının dolarlarıymış.”
“BU BELGE DEĞİLSE, BEN SENİN ALNINA NE YAPIŞTIRAYIM?”
(İlk açıklama, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’ten geldi. ‘Bunların hepsi herhangi bir belge konulmayan havada kalan iddialar’ dedi.) “Daha ne belge konulacak ki? Bu belgeden ne anlıyor? Bu daha belge değil de ne yani? Ömer Çelik, bu belge değilse ben senin alnına ne yapıştırayım? Daha bunu belgeden saymıyorsa, ben alnına ne yapıştırayım Ömer Çelik’in yani. Ona soruyorum. Diyorum ki ‘Bak burada 12 tane tapu var, 12 tane. Hepsi Akın Gürlek’in. Aha bu belge değilse ne belge? Sen bu belge sahte diye açıklayaydın. De ki ‘Bu belge sahte.’ Demez, diyemez ki. (Diyor ki ‘Özgür Özel’in silgisi sürekli kaleminden önce bitiyor. Bu gidişle CHP’yi tarihten silecek.’) Silgisi kaleminden önce bitiyor kötü bir şey değil ki. Silgi bitiyor kalem yazıyorsa iyidir. Kalem bitiyor silgi devam ediyorsa kötüdür. (Siz el yükselttikçe, baskının da artma ihtimali yüksek.) Zaten şöyle bir şey var. ‘Ellerinden geleni artlarına koymasın’ dediğim bu. Benim Ömer Çelik’e dediğim şu. ‘Ben size karşı doğruları söyledikçe, mücadele ettikçe, dik durdukça siz saldırıyorsunuz ya? Devam edin kardeşim.’ Çünkü millet görüyor bunu, millet görüyor bunu. Sen tapuya belge değil diyorsun. Şunu diyecek. ‘Bizim Adalet Bakanımızın Özgür Özel‘in bahsettiği gibi tapuları yoktur, hiç olmamıştır, almamıştır, satmamıştır. Geliriyle mütenasip bir mal beyanı vardır, ya da elden çıkardığı malların paraları karşılığı şunlardır.’ Bunu söylesin bana yani. Daha ne olacak?”
“ÖMER BEY’İN YİĞİTLİĞİ BU KADAR DEMEK Kİ”
(Ömer Bey yaptığı açıklamayı ‘CHP’yi tarihe gömecekler’ diye bitiriyor. Acaba bu sözden CHP’yi bir kapatma davası olasılığı algılanabilir mi? Böyle bir duyumunuz var mı?) “47 yıldır birinci parti olmamıştık. O söylediği Özgür Özel’in Genel Başkanlığında girilen ilk seçimde birinci parti olduk. Ömer Bey’in önündeki son ankette de birinci partiydik. Benim masamdaki tüm anketlerde neredeyse birinci partiyim. Biri hariç. Küsuratlı bir şeyle AK Parti’ye müzahir bazı arkadaşların şeyinde var. İkincisi; partiyi kurdular, 23 yıldır iktidar oldular, hep birinci oldular. Ne diyorlardı ‘Yendik de yendik.’ Son seçimi kim kazanmış? Siz hiç Özgür Özel’i yenebildiniz mi Ömer Bey? Siz hiç Özgür Özel’in Genel Başkan olduğu seçimde galibiyetiniz var mı Ömer Bey? Siz hiç Ekrem İmamoğlu’nu yenebildiniz mi Sayın Erdoğan? Ekrem İmamoğlu dört kere yarıştı kazandı, Özgür Özel’in Genel Başkanlığında şunu da söylemiştim. Arena’da söylemiştim. Ecevit‘in girip de kazandığı gibi ikisi yerel, ikisi genel dört seçimden birinci parti çıktı. Parti birinci parti çıkmazsa Genel Başkanlığı bırakıyorum.’ Eskiden diyordu ki, Sayın Bahçeli de muhalefetteydi o zaman. ‘Sayın Bahçeli, Sayın Kılıçdaroğlu, ben bu seçimden birinci parti çıkamazsam bırakıyorum. Siz de bırakıyor musunuz ya?’ deyip dalga geçiyordu. Ben birinci parti çıktım. Bırakacaktım çıkamasaydım. Bırakırım gelecek seçimde çıkamazsam. Sen bırakabiliyor musun ya? Sen kaybedensin şu anda. Birinin kazandığında ne konuştuğuna bakma demokratlığına bakmak için. Kaybettiğinde ne yaptığına bak. O yüzden net. Şimdi elbette görmüyor muyuz bana geçenlerde de çok değer verdiğim bir abim, bir partinin Sayın Genel Başkanı ‘CHP şantaj altında mı?’ dedi. ‘Acaba’ dedi falan. Daha ne şantajı olacak ya. Soruyor musunuz abim, canım abim. Adam diyor ki bana ‘Ey Özgür Özel, Ankara’ya dön, partinin başında otur. Ankara merkezli siyaset yap.’ Bu ne demek? ‘Ankara’ya dönmez mitinglere devam edersen seni partinin başından indiririm’ demek. Yani bunun için tefsire ihtiyaç yok ki. Basit bir meal bu yani. Meal ile anlaşılır, uzun tefsirlere ihtiyaç yok. Ben partimin son kararsızlar dağıtılmadan 32,4 oyu. Son seçimde altı parti yüzde 25 almışız. Yüzde 65’ini kazanmışım belediyelerini Türkiye’nin. Kararsızlar dağıtılınca 38-39 düzeyinde oyum. Ayrıca da bu anketlerin hepsi ‘Telefonum dinleniyor, korkuyorum’ diyen seçmenin yaptığı anketler. Bu şartlarda bu parti nasıl sıfırlanacakmış? Arife tarif gerekir mi? Apaçık tehdit ediyor. Ama millet bunu görüyor. Ve Ömer Bey’in yiğitliği bu kadar demek ki. Beni seçimde yenemeyeceğini biliyor Erdoğan; kadın kollarına, gençlik kollarına, ana kademeye, parti sözcüsüne, milletvekiline güven yok. Akın Gürlek yenecek bizi. Buna mı güveniyormuş Ömer Çelik? Adana’nın yiğit evladı butlana mı kalmış? Millet seni şutlayacak. Sen bu kadar butlana bel bağlarsan sonunda başına gelen şutlanmak olacak. Millet seni şutlayacak seçimde. Yoksa Ömer Bey’e buyursun bilek burada, gelsin büksün. Bu bileği bükemiyor da, ‘Biz bükemiyoruz, Akın bükecek’ mi diyormuş? O Akın’a mı kalmış koskoca AK Parti. 23 yıllık AK Parti’nin yenemediğini Akın yenecek, bundan da Ömer Çelik’le Tayyip Bey böbürlenenecek miymiş? Adamın alnını karışlar bu millet. Tankıyla, topuyla, askeriyle, komandosuyla sarıyorlar Meclis’i. Sarıyorlar Çankaya Köşkü’nü, darbe yapıyorlar. Alıp götürüyorlar koyuyorlar da bu millet yine getirip baş tacı ediyor darbeye maruz kalanı. Şimdi Ömer Çelik’in umudu tanktan inip cübbe giyen darbecilerse, o Ömer Çelik o kah kah kah demokratlık estirmeyecek orada burada. Orada burada böyle başarı hikayesi anlatmayacak bana. Parti uçağın burnu yukarıya doğruyken ben de kahkaha atarım. Uçağın burnu aşağıdayken ‘Koş Akın kurtar bizi, bunları batır biz, çıkalım’ diyorsan bu millet sana şimdiye kadar boşuna oy vermiş, boşuna bel bağlamış. Bu kadar yoksulluk, bu kadar acizlik, bu kadar sefalet hepsi ürününüz. Bir de şuraya bak. İşler kötüye gidince darbeciye büründünüz. Yazıklar olsun o Ömer Çelik’in bu darbeci anlayışına.”
“TOPLAM GAYRİMENKUL 452 MİLYON LİRA”
(Akın Gürlek’in mal varlığı ile ilgili başka kalemlerde de bir açıklamanız olacak mı?) “Benim bildiğim 16 tapu vardı, dördünü sattı. Toplam 452 milyonluk gayrimenkul var. Ama ben takısını bilmem, altınını bilmem, pırlantasını bilmem, gümüşünü bilmem, külçesini bilmem. Ama bunu bilmesi gereken biri var, devlet. Oraya verdiği mal beyanını paylaşırsa görürüz. Bundan ayrıca bende Akın Gürlek’in kendinin malları dışında, eşinin mallarına ilişkin bir döküm yok şu an elimde. İkincisi RTÜK‘te emekli bir polis var. Akın Bey’in ricasıyla girmiş. Daha yüzünü gören yok. Daire Başkan Yardımcısı diye maaş alıyor. Bu da ihbar. Sayıştay gidip bakıyorsa baksın oralara bu personel orada mı diye. Bu personelin üzerinde çok mal alınmış, çok mal satılmış. Bunun gibi üç kişi var, bir tanesi bilhassa İstanbul’da yanındaydı. Burada Çayyolu’nda bir avukat bürosu var. Akın Gürlek‘in çok yakınlarının olduğu. İstanbul’da bürolar var, oralarda birtakım işler var. Bu konuyla ilgili yağmur gibi ihbar var. Somut deliller oldukça takır takır koyarız. Bunun üzerinden de yine oturur konuşuruz. Ama önce bana bugünkü durumu bir açıklayacak.”
“İTİRAFÇILAR VİCDANIYLA HESAPLAŞIP BENZER İFADELER KULLANACAK”
(Antalya Büyükşehir Belediyesi davasında bir itirafçı yalan ifade verdiğini açıkladı. Bir itirafçının bile ‘Ben yalan ifade verdim’ demesiyle bir dava temelden çökmüş olmuyor mu?) “Oluyor. Ayrıca şu kadarını da söyleyeyim. Birincisi Antalya böyle çöktüğü gibi daha İstanbul’da ilk itirafçının ifadesine başvurulduğunda, soru - cevapta geçen hafta ifade ortaya çıktığında şu çıktı. ‘Sen demişsin ki 25 milyar lira yolsuzluk var. Buranın bütçesi ne kadar?’ ‘5 milyar.’ ‘5 milyar olan yerde 25 milyar yolsuzluk olur mu?’ ‘Olmaz.’ ‘Niye öyle dedin?’ ‘Ben öyle demedim, zapta öyle geçirmişler’ falan. Sonra ‘Ben onu yapmadım ben bunu yapmadım.’ Size yani çok iddialı olmamakla birlikte ama çok ihtimal dahilinde bir şey söyleyeceğim. Hani çünkü çok sıkılarlar, bilmem ne olur. Bilmiyorum yine değişir. Bu İBB dosyasının itirafçılarının içinde çok sayıda kendi vicdanıyla hesaplaşıp benzer ifadeler kullanacak kişiler olacak. Şimdiye kadar benim bildiğim 7 itirafçının ‘Sorgum sırasında benim söylediklerim dışında şeyler yazıldı. İmzalama noktasına gelince ‘İmza atarsan gidersin yoksa Silivri’ye dönersin’ dendiği için imzalamak zorunda kaldım’ ifadeleri olduğunu ve bunların önümüzdeki İBB meselesinde İBB yargılamasında ortaya çıkacağı kuvvetle ihtimal. Bu 7, 77 olsa şaşırmam. Çünkü sistemin istediğini, ben sistemin mağdurlarından, maruz kalanlarından dinledim. Önce sizin söylediğinizi söyleyeyim. O kadar net bir şey var ki Yener Toruner, İBB tutuklusu. O Yener Toruner’in oğluna musallat oluyor Mehmet Yıldırım denen avukat. Gidiyor geliyor, gidiyor geliyor. Ve diyor ki ‘Babana söyle şöyle bir ifade versin. Serbest kalsın.’ Çocuk bunu ailesine söylüyor. Ve hatta bir gün bir konuyla ilgili, çünkü iftira falan derler diye, bunun ses kaydını alıyor, görüntü kaydını alıyor. Bu tesadüf bu kayıtlar birinde, kişi de savcı ile konuşturuyor. Savcı olduğunu iddia ettiği kişiyle konuşturuyor Mehmet Yıldırım. Bununla ilgili kayıt var. Ben ne yaptım? Bunları topladım HSK’ya koştum. Dedim ki ‘Bak bu çocuğu dinleyin, bu aileyi dinleyin. Bunun üzerine gidin. Bu avukatı sorgulayın.’ Ama bakın ne olduğunu söyleyeyim şimdi size. Ben bunu İstanbul’da bir mitingde, Bayrampaşa’ydı herhalde, otobüsün üstünde ‘Yarın gideceğiz ve başvuracağız. Bir tutuklunun oğluna bir avukat şu teklifte bulunuyor’ dedim. O gece o tutuklunun… Bakın tutuklunun adını vermedim. Önce evine gittiler, bulamadılar. ‘Artvin’de’ demiş annesi, orada gözaltına almaya çalıştılar. Kendisi Artvin emniyetine başvurdu. Şavşat‘tan Artvin’e indi. İstanbul’a getirildi. Ben ne tutuklu söyledim ne oğlunun ismini söyledim. Sadece ‘Bir avukat’ dedim. Savcı kim olduğunu bildi. Nasıl bindiyse? Sonra o avukatın adını söyledik. O avukat Antalya Kepez‘den yurt dışına kaçmaya çalışırken yakalandı. Kepez’deki çevirmede yakalandı, Antalya’dan Yunan adalarına kaçmaya çalışacakken. Başkasının arabası, kendi cep telefonunu İstanbul’da bırakmış. Bu avukatı getirdiler, ev hapsi verdiler ve geçtiğimiz günlerde de ev hapsini kaldırdılar. Oysa ki mesela Mehmet Murat Çalık ölümle cebelleşiyor, kanserle cebelleşiyor ama ev hapsi vermiyorlar. Kimseye vermiyorlar ama o kişiye verdiler. Ben o avukatın kimle konuştuğunu söylememiştim. Avukata ‘Kaç, firar’ diyorlar. Jandarma yakalıyor. Avukatın görüştüğünün de peşine düşüyorlar. Bunu savcı yapıyor.”
“BU İTİRAFÇILIK MÜESSESESİ İLK DÜĞMEDEN YANLIŞ OLDU”
“Diğeri; çok açık ifadesi var Murat Kapki’nin. Mücahit Birinci, ‘2 milyon dolar verirsen çıkıyorsun’ dedi diye kayıt altına aldırdı. Mücahit Birinci’yi AK Parti partiden attı. Savcı sorguya çağırdı. Ona ev hapsi de vermedi. Mücahit Bey yargılanıyor ve geziyor. Böyle duruyoruz biz. Bu işin başında kim var? Bu İBB borsası ne oluyor? Buradaki bütün mesele şu; bugün de bir kez daha söyledim ve yılmadan söyleyeceğim. İnsanlara şunu söylüyorlar; ‘Sen bu ihaleyi yapmışsın.’ ‘Yaptım.’ ‘Talimatı Ekrem‘den almışsın.’ ‘Ben Ekrem Bey’le hiç görüşmedim. Ben burada çalışıyorum, Ekrem Bey orada. Ben başarılı bir finansçıydım, İBB Medya A.Ş’nin başına getirdiler. Ben doğru düzgün şartnameler hazırladım. İhaleleri de kim hak ediyorsa o aldı.’ ‘Böyle dersen olmaz, istediğim gibi ifade vermiyorsun. O zaman senin çocuğuna kim bakacak?’ ‘Annem yaşlı o bakacak.’ ‘Eşin?’ ‘Eşim yok.’ ‘Hay Allah ya iyi bir düşün. At imzayı, al çocuğunu, git evine.’ İmzayı atmayınca; ‘Sana güle güle.’ Sanıyor ki ‘Silivri’ye’ diyorlar, Silivri’ye gidince ‘Senin naklin çıktı’ diyorlar. Haydi bakalım Gebze‘ye. Öbürü Afyon‘a. Öbürü Düzce‘ye. Öbürü Bolu’ya. Bütün kadınları böyle dağıtıyorlar. ‘İtirafçı olacaksın da itirafçı olacaksın.’ O yüzden bu itirafçılık müessesesinin fevkalade sakat ve çok hak yiyen, kul hakkına giren, masum insanlara iftira eden bir müessese olduğunu görmek lazım. Önce geçen hafta İstanbul’da, bugün sizin işaret ettiğiniz gibi Antalya’da bu müessesenin daha ilk düğmeden yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.
“10 YIL SEKİZ AYLIK KIDEMLE ÜÇ HAKİMİ ORAYA OTURTTULAR”
(İBB davasında vekillerin duruşmaya girmeyeceğine dair açıklama) Vıcık vıcık bir gayri ciddilik, iş bilmezlik, liyakatsizlik ile karşı karşıyayız. (Heyeti çok eleştirmiştiniz.) Korkunç bir heyetle karşı karşıyayız. Bir kez daha söyleyeyim heyetle ilgili olarak. İstanbul’da Ağır Ceza Mahkemesi’nin heyeti olmak için diyorlar ki ‘Sağda - solda 20’şer yıl, mahkeme başkanlığında da 30 yıla yakın kıdem aranır.’ Bu geçmişten beri böyle. Sağda - solda oturan arkadaşlar bir yıl dokuz - 10 aydır hakimler. Kurayı bir yıl dokuz ay önce çekmişler. Normalde birisi Artvin’in Şavşat’ında, öbürü Tokat’ın Zile’sinde mahkemelerde doğru kararlar verip, bozulmayacak, Yargıtay’ın bozmayacağı kararlar verip, beş yıl-10 yıl oralarda biriktirip daha büyük şehirlere, daha büyük şehirlere gelip, 20 yılı doldururken o kürsüye layık olacakken; bu arkadaşlar… Bir yıldır belli ya ‘Bu dava 40’a düşecek.’ 40’ta bir heyet var, heyetin başkanı Akın Bey’in can yoldaşı. Öbür ikisinin yerine iki yeni, bir yıl dokuz aylık hakimi koydular. Mevcut mahkeme başkanının yedi yıllık kıdemi ile birlikte ki 10 yıl isteniyor, üçte ikisini avukatlıktan saydılar. On yıl sekiz aylık bir kıdemle üç hakimi oraya oturttular.. Bunlar ilk gün gelmişler. Bunlara demişler ki ‘Özgüvenli ol.’ Eskiden hakimler, savcılar cübbelerini adliyenin girişinde giyerlermiş. Avukatlar dahil. Öyle anlatıyor büyükler. Haydi geldin odada giydin, bilmem ne. Geliyor cübbesiz. Böyle eller burada, bir salona bakıyor. Bir göbeği gösteriyor. Bir kaşınıyor, bir geriniyor. Karşısında bir yıldır haksız yere durmuş insanlar. Onlara gövde gösterisi yapıyorlar. Konuşmaya başlıyor, kolunun yarısını giyiyor. Öbür lafı tamamlıyor, öbür kolun yarısını giyiyor. Böyle hani bir kabadayılıkla başlıyor. Zaten yüzde 2 ihtimal düşecekken bir yıldır biliyorduk buraya düşeceğini. Heyeti de özel ayarladılar. Bu heyet karşısında, tabii karşısında kaç yılın siyasetçileri bir yıldır içeride durmuş ve birikmiş insanlar. Usul esastan önce gelir. Usul tartışması açılıyor. Yargılanan kişinin usule ilişkin söz talebi var, vermiyor. Vermeyince eli ayağına dolaşıyor. Kapıyı şaşırıyor, öbürüne vuruyor. Öbür kapıya gidiyor, bilmem ne yapıyor derken şimdi ne öğrendik bu işten? Artık cübbeyi odada giyip geliyor.”
“DARMADAĞINIK İŞLER YAPILIYOR, SUÇU CHP’YE ATIYORLAR”
“(AK Partililer ‘CHP’liler Silivri’de şov yapıyor’ diyor.) Bir kere üçünden toplam 70-75 yıl beklenen heyetin kıdemi, tecrübesi 10 yıl dokuz - 10 ay olunca bir yönetememe hali var. İkide bir öyle söylüyor zaten. Ben oradayken de üç kez duydum. ‘Duruşmayı yönetemiyorum, böyle yönetemem.’ Böyle yönetemezsin zaten, kurallara uygun yöneteceksin. İlk gün hepimiz ne diyorduk? Yoklama ile başlayacak. Yoklama almadı, direkt başladı. Sonra bir kadın söz istedi, avukat olduğunu söyleyen. Söz verdi ona. 10 dakika konuştu, bir sürü şey söyledi ona. Sonra ‘Siz kimin avukatıydınız?’ dedi. ‘Kimsenin’ dedi. ‘Gözlemci geldim’ dedi. Bir yoklama yapsan. Hem demişsin ki ‘Her sanığa üç avukat.’ Bunları kayda geçersin. Hem olanı - olmayanı bilirsin. Hiç değilse ilk söz verdiğinde ‘Adınızı alayım, kimin avukatısınız?’ desen. Dese ki ‘Ben kimsenin avukatıyım.’ O zaman dersin ki ‘Olmaz.’ Yalan atarsa ve derse ki ‘Ben filancanın avukatıyım.’ Kişi der ki ‘ Yok benim böyle bir avukatım.’ Bu kadar acemi. O yüzden de bu kadar saçma sapan, darmadağınık işler yapıyor. Sonra da suçu CHP’nin üstüne atıyorlar. Şimdi sen yoldan geçene, ‘Avukatım’ diyene söz verip de sonradan onun herhangi birinin avukatının olmadığını öğreniyorsan ve salon gülerse. Ya da ‘Aaa’ derse. Sen de ‘Yok bilmem ne yaparım.’ Olmaz yani bunlar. Şimdi iyi bir öğretmen nasıl sınıf hakimiyeti kurar? En çok bağıran öğretmen susturmaz. En makul, şaka yapmasını da bilen, caydırıcılığı da olan öğretmen sınıfı susturur. Çok bağıranda da sınıf arsızlaşır. Çok yumuşak olursan da sınıf terbiye olmaz. Ama sen gelip o sınıfa öğretmenliğin gereğini yapıyorsan ve adil davranıyorsan sınıf da sana adil davranır. Burada bir kere böyle bir durum var.”
“İFADE VERİP TUTUKSUZ YARGILANACAKLAR”
“İki, ilk gün Ekrem Bey’e söz vermediği için ortalık dalgalandı. İkinci gün söz verdi. Sonra basın mensuplarını aldı, aldığı yeri değiştirdi ve kör noktaya yolladı. Ondan oldu. Geçen gün de bir arkadaşımız… Yine bu hakimin acemiliğinden. Bakın şöyle söylüyor. ‘Milletvekilleri orada oturacak, avukatlar burada oturacak.’ Şimdi milletvekillerinin şu tarafa geçmek istemesinin sebebi, ailelere ayrılan yerde oturuyor milletvekilleri. Burası boşaldıkça bir evlat daha gelecek, bir çocuk daha gelecek yani mevzu o. Demiş ki ‘Hukukçu olan milletvekilleri, avukat olanlar avukatların olduğu yere oturabilirler.’ Kapıdan da cübbesi olmayanı sokmuyorlar. Bizim de bir arkadaşımız cübbesini giymiş, girmiş ve oturmuş. Hâkimin acemiliğinden. O diyor ki ‘Avukat olanlar geçsin burada otursun.’ Avukatlık Kanunu’nda da yazar, milletvekilliği ile bağdaşmayan işler de var anayasaya ve iç tüzüğe göre. Milletvekili seçilen bir avukat, görev süresi bitene kadar avukatlık yapamaz. Niye? Yasama, yürütme, yargı ayrılığından. Sen şimdi yasamanın bir temsilcisi olarak gelip de nasıl yargının karşısında birini savunacaksın? Olmaz. Kendini bile savunamazsın yani. Olmaz. O yüzden de diyorlar ki ‘Sen burada bulunmayacaksın.’ Normalde zaten bulunmaması gereken bir alan. Hakimin acemiliğinden arkadaşımız gitmiş, oturmuş. Bu sefer ‘Kalk’ demiş, o da bu sefer ‘Sen oturttun, niye kalkıyorum?’ demiş. Altı - yedi dakikalık bir sürtüşmenin sonunda yine mahkemeyi tehir etmiş. Konu bana intikal etti. Ben milletvekilimizin haklı olduğunu biliyorum ama bu konunun böyle yansıtılmaması için dedim ki ‘Arkadaşlar bundan sonra o ne acemilik yaparsa yapsın, siz bildiğinizi yapın ve mahkeme aksın.’ Çünkü biz istiyoruz ki başta tutuklu arkadaşlarımız ilk ifadelerini versinler, tutukluluk değerlendirmesi gelsin. Ne olacak tutukluluk değerlendirmesinde? Örneğin Esra var, son bu casuslukta. Bir yıl ceza istiyorlar. Bir gün yatarı yok. İfadesini verecek, çıkacak. Aykut Erdoğdu; yattığı aldığına değmiş. Sıtkı kardeşim ve diğerleri, yani hepsi şu anda ifade vermek üzere olanlar ifadelerini verecekler ve tutuksuz yargılanacaklar.”
“DÖRT KEZ DİREKSİYONDAN İNDİ, KIDEMLİ HAKİM GETİRİLMELİ”
“Hatta ben istiyordum ki keşke çok hızlı bir şekilde bu işler aksa ve bayram öncesi bile tutukluluk incelemesi olsa ifadesini verenlere. Onu yapmayacağını söyledi. Nisan başında yapacağını ve nisan sonunda yapacağını söyledi. E bizim nisan başına kadar mümkün olan en çok kişiyi, nisan sonuna kadar da bütün arkadaşlarımızı dinletmemiz lazım ki tutuksuz yargılama evresine geçebilelim. Bu yüzden de bizden yana bir aksatma yok. Hakimin niyetinin mahkemeyi görmemek olduğunu sanmıyorum, öyle bir talimat olduğunu. Ama acemiliğinden. (İktidarın duruşmaları yavaşlatma niyeti olup olmadığı) “Hakimin şu haline bakınca, altı günde dört kişinin ifadesini alabilince dışarıdan bakan öyle görüyor. Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. İyi niyetten değil, onlar da ‘Bir an önce ceza çıksa da ondan suçlasak’ istiyor. Ben hakimin durumunu şöyle görüyorum; acemi bir şoför, dan diye istop ediyor arabayı. ‘Bırakıyorum, kullanmayacağım, ben yapamıyorum bu işi’ diye kaçıyor. Ertesi sabaha kadar tekrar getirip oturtuyorlar. Dört kere direksiyondan indi. Kullanamayacak bu arabayı. HSK’ya sesleniyorum buradan. Çok net bir şey yapmaları lazım. Türkiye’nin en kıdemli, bu konuda yeterince kıdemi olan üç Ağır Ceza Reisi’ni bu mahkemeye atasınlar… Ki doğal hakim ilkesi bir kez daha ayaklar altına alınmış olur ama şu an zaten çiğnediler. Hiç olmazsa bu acemiliklere katlanmak zorunda kalmayız.”
“SABAH SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIZ”
“Bu arada arkadaşlar arada söyledi. Akın Gürlek ‘Suç duyurusunda bulunsun’ demişti ya. Suç duyurusunu hazırlamışlar. Yarın sabah 09.05’te avukatlarımız UYAP’a yüklemiş ve ilgili yere teslim etmiş olurlar.”
“EV HAPSİNİ İNSANİ ŞEKİLDE SÖYLEDİM, NE PAZARLIĞI?”
(Ekrem İmamoğlu için ev hapsi talebi hakkında) Birincisi o cümlenin başında bir rezerv var. ‘Bir an için kendimi de onlar gibi hukuk tanımaz bir çizgiye çekecek olsam, onlar gibi bakacak olsam’ diyorum cümlenin başında. Çünkü neden? Siyasiler mi karar veriyor bu işe? Evet siyasiler karar veriyor. Ben de onlar gibi tanımaz ve yargıya talimat verir veya bu işi siyasi olarak olarak konuşur bir hale gelecek olsam bunu deyiveririm. Dediğim şu; ‘O kadar korkuyorlarsa…’ Normal şartlarda hani konuşuyoruz ya Murat Yetkin’e de sorabilirsiniz. Dedi ki ‘Tutuksuz yargılama verirler mi sizce?’ ‘Vermezler’ dedim. Çünkü bütün görüştüğümüz AK Partililer, etrafta konuşan AK Partililer diyorlarmış ki ‘Eğer tutuksuz yargılama yaparsak bu sefer otobüsün üstünde o çıkar, hiç indiremeyiz.’ ‘Doğru, böyle diyorlar’ dedi Murat Bey bana. Murat Bey de bir gazeteci olarak AK Parti’nin de evet, Ekrem İmamoğlu çıkarsa kampanyaya başlayacağını... Dedim ki ‘O kadar korkuyorlarsa ev hapsi versinler.’ Otobüsün üstüne çıkmaz. Biz otobüsün üstünde onu savunuruz. Ama hiç olmazsa bu tecrit, bu zulüm biter. Bütün arkadaşlarımız için tutuksuz yargılama istiyoruz. Ekrem İmamoğlu için de tutuksuz istiyoruz. Ama tutuksuz olursa kampanya yapar diye korkuyorlar. Nasılsa, ne derse hakim onu yapıyor. Hiç olmazsa çoluğuna, çocuğuna kavuşsun. O 12 metrekarede, betonun üstünde yatmak yerine, bu kadarcık avluda durmak yerine evinde daha rahat bir durumda olsun. Çok insani bir şeyle söyledim bunu. Bu bir. İkincisi, ben Ekrem İmamoğlu’nun bu ifadesinden sonra normalde tutuksuz yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Tüm arkadaşlarımın tutuksuz yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu ifadeye kadar geçen sürenin de çok büyük bir hak ihlali olduğunu düşünüyorum. Ama bunu yaparlar mı? Yapmazlar. Ama bir yöntem olarak tutukluluk tedbiri yerine bir diğer tedbir olan ev hapsine vereceklerse bu durumdan iyidir diyorum. Bunu da insani bir şekilde… Bazıları ‘Efendim Özgür Özel pazarlık mı yapıyor?’ Pazarlık etsem Murat Yetkin’le mi edeceğim pazarlığı? Murat Yetkin üzerinden mi edeceğim pazarlığı? Biz öyle pazarlık mazarlık içinde olsak bu işlerde arka kapı diplomasileri işler bilmem ne olur falan filan. Yani ne pazarlığı? Benim son derece içim de yanıyor. Ekrem Başkan’ı her çarşamba günü veya işte şimdi artık cumaları olacak ne olacak, orada bırakıp dönmeye içim de yanıyor arkadaşımı. Fevkalade insani bir şekilde söyledim. Neyin pazarlığını yapacağım?”
“TUTUKSUZ YARGILAMA TANSİYONU DÜŞÜRÜR”
“Siz soruyorsunuz orada da söyledim. Tansiyon düşer mi? Şimdi bir kere 107 tane tutuklu var orada değil mi? 107 tutuklu var. 107 tutuklunun bir kere tutuklu olmayanlar duruşmalardan vareste. Belki böyle bir karar almadı ama ağzıyla söyledi. ‘Ben kimseyi zorla getirmeyeceğim, tutuksuzlar gelmeyebilir’ dedi. Vareste tutma kararı ilan etmemekle beraber ‘Fiilen böyle uygulayacağım’ dedi. Şimdi bu 107 kişinin 106’sı veya düz hesap 100 tanesi tutuksuz yargılansa, bir kendisi üç de avukat, 400 kişi salondan azaltırız. Artı her birisi için birileri geliyor haklı olarak. Anası, babası, bacısı, eşi, çocuğu. Her birine de üç kişi geliyor olsa. 300 kişi de oradan azaltırsın, 700 kişi. 700 kişinin salon ve civarında yarattığı tansiyon bir kere düşer. Bir de biz onlara örgütsel destek veriyoruz Cumhuriyet Halk Partisi örgütleri. Bayrampaşa‘dan biri tutukluysa Bayrampaşa geliyor desteğe. Herkes geliyor yani. Hepimiz niye gidiyoruz oralara? Otomatikman sen tutuksuz yargılarsan o salonda tansiyon düşer kardeşim. Türkiye’de de tansiyon düşer. Bu bir taahhüt değil, bir öngörü. Ben Ekrem İmamoğlu tutukluysa başka tepki gösteririm, tutuksuz yargılanıyorsa başka. Şimdi İzmir’de geçmiş dönem Büyükşehir Belediye Başkanımız 700 yılla yargılandı, tutuksuz yargılandı. Bir gün gittim, yanında oturdum. Kemal Bey o zaman gitti mi? Gitmedi herhalde. Duruşmaya gitmedi ama desteğini açıkladı. Bir gün ben oturdum yanında, bir gün başka arkadaş. Yargılandı, aklandı döndü. Zaten görevinin başındaydı. Orada ne tansiyon yaratacaksın? İzmir şu andaki bu arada, eşini aradım ulaşamadım. Şenol Aslanoğlu’na başsağlığı diliyorum, kendisini kardeşini kaybetti. Bir mektup yazdım avukatına ulaştıracağım şimdi. Tunç Başkan var, heval var, ve Şenol Bey tekrar içeriye girdi Şenol Başkan. Bu arkadaşlarımızın tutukluluğu fahiş hatadır. Zaten yedekleme tutukluluğu yaptılar. İlk tutukladıkları dosyadan tutuksuza döndüler, ikinci bir dosyadan tutukladılar. İzmir’de 155 kişi tutuklandı ilk gün. 10 gün içinde iddianame yazıldı. Her şey yolunda gidiyor diye demiyorum bakın yani. Tutuksuz yargılamaya geçildi çoğu için. 30 kişi kaldı, sonra sekiz kişi kaldı, üç kişi kaldı. İlk davadan hepsi çıktı, ikinci bir şeyden dönüp tutuklama yaptılar. Şimdi İzmir’de nasıl bir tansiyon var? Ona göre bir tansiyon var. Ama sen 150 kişiyi tutuklu tutarsan ona göre bir tansiyon olur. Bunu söylüyorum. Bu benim tutuksuz yargılama olursa. Yani olur olmaz şeyler söylüyorlar. Efendim dün şuursuzun yani FETÖ’cü bir takım hesaplardan bir takım adamlara abuk subuk kendince istihbarat geliyor. Onlar da güya reyting alacak.”
“GİZLİ GÖRÜŞMEK İSTESEK GÖRÜŞÜRDÜK”
“Efendim ben Bülent Arınç’la… (O da pazarlık olarak değerlendirildi) Lanet olsun. Ben olanı söyleyeyim. Ben Genel Başkan seçildim, ben 2009 yılından beri Bülent Arınç'la siyasi rekabet içindeyim Manisa’da. Bakarsanız, yani şu açıdan bakarsanız bu rekabetin de galibi benim. Şu açıdan benim, yanlış anlamayın hani Bülent Bey’e bir şey için demiyorum, ben siyasete girdiğimde Manisa’da AK Parti yüzde 60 alıyordu. Benim aday olduğum 2009 seçimden önce son girdiğim seçimde CHP’nin oyu yüzde 6’ydı. Benim aday olduğum seçimde de ilk adaylığımda yüzde 14 aldım ben. AK Parti yüzde 60 alıyordu. Bugün ben yüzde 60 aldım Manisa’da. Yani Sayın Bülent Arınç’la 2009’dan bugüne gelen rekabetimizde, bunu bir AK Parti - CHP rekabeti diye koyarsanız. Bülent Arınç yüzde 60’lardayken AK Parti, şimdi işte yüzde 30’larda - 20’lerde. CHP yüzde 60’a çıktı. Yani çok biliyor ya arkadaşlar ‘Bu diyalog zarar mı veriyor bilmem ne mi veriyor.?’ Manisa’ya Soma seçimlerine her pazar akşamı elde sosyal medyadan Soma’yı lanetleyenler Soma‘nın bu seçim sonuçlarına baksınlar, yüzde 60. Ne diyorlardı Somalılara? İşte dünyanın lafını ediyorlardı. Ben de diyordum ki ‘Soma‘ya laf eden bana laf eder. Kendi aileme edilmiş sayıyorum.’ Ne oldu Soma? Soma davasının avukatı, en yakın arkadaşımız Sercan Okur Soma’ya belediye başkanı oldu yüzde 60 oyla. Büyükşehir‘de yüzde 60 aldı. O yüzden yani müsaade etsinler de Manisa siyasetini nasıl yapacağımı birazcık ben bileyim. Birincisi bu. İkincisi Bülent Bey’le bir böyle bir rekabet içindeyiz. Ama 2011’de milletvekili olduğumda benimle bir, MHP’den de Erkan Akçay’ı arayarak o 2007’de olmuştu. Başbakan Yardımcısı sıfatıyla herkesi aradı. Dedi ki, ‘Yapabileceğim bir şey var mı?’ Centilmence bir şeyimiz vardır bizim. Bir gün onun bir cenazesi oldu, büyük bir haksızlık yapılıyordu. Benim o cenazeye iştirakimden sonra da ayrı bir gönül bağı oluştuğunu kendisi ifade etti televizyonda falan. Genel Başkan seçilmişim, düşünsene AK Parti’nin kurucusu ve geçmişte Başbakan Yardımcısı, Meclis Başkanı. Kalkmış gelmiş odama beni tebrik etmeye. Ne diyeceğim ben? ‘Hoş geldiniz, baş göz üstüne geldiniz.’ Geldi. Kardeşim ölmüş, oğlu cenazeye gelmiş, kendi taziyeye gelmiş. Bir başka kardeşim ölmüş, oğlu cenazeye gelmiş, kendi taziye ziyareti yapmak istemiş, o gün yoğunluktan atlamış. Telefon açmış yine Genel Başkan seçilmişim. Bir ziyaret deyince dedim ki, ‘Size düşmez ben geleyim bu sefer sizi ziyarete’ diye söyledim. O da ‘Hay hay’ dedi. Hatta bunu WhatsApp‘tan yazıştık. Dedim ki ‘Efendim randevu istemişsiniz tebrik için. Siz geldiniz, iyi günde kötü günde yanımızda oldunuz. Ramazan münasebetiyle ben geleyim.’ Benim odamda dursak, ilk görüşmeden kimsenin haberi var mı? Yok. Ama bir Genel Başkan Meclis’in içinde yürürse bu haberdir yani. Gazetecilerden gizlenmez. Bilirler yani. Özgür Bey bugün Meclis’e giriyor, girişimiz belli. Ne yapacak? Bülent Arınç’ı ziyaret edecek. Ben Bülent Arınç’la gizli görüşmek istesem bin 500 farklı yerde bin 500 şekilde görüşürüm yani. Ben yanımda Gökan Günaydın, arkadaşlarımla gittim. Ziyaret ettik. (Gökhan Bey kendi mi çıktı?) Ya kendi mi çıktı değil. Ben Kemal Bey’e dokuz yıl boyunca Grup Başkanvekili olarak eşlik ettim Meclis’te. Genel Başkan Meclis’te iki yanında iki Grup Başkanvekili ile yürür. Görüşmeye girer. Grup Başkanvekilleri kalemde bekler. Bundan daha doğal bir şey yok. Özel görüşme, üçlü görüşme değil ki. Gökan Bey hiç girmedi ki çıksın. Gökan Bey kapıda el sıkıştı, Bülent Arınç ‘Bülent Bey buyrun’ dedi. Ben geçtim. Gökan Bey de bana döndü ‘Ben buradayım efendim’ dedi geçti yerine. Bakın burada yine Bülent Bey’e bir haksızlık olmasın. Görüşmenin son 5 dakikası artık ben kalkıyorum. Dedi ki ‘Ya Gökan Bey dışarıda. Bir bahane içeri davet edeyim de 5 dakika birlikte oturalım.’ Çağırdı ‘Gökan Bey’ dedi, ‘Dışarıda basın var mı?’ ‘Var tabii.’ Nasıl açıklayacağız sizin görüşünüzü alalım’ falan deyip bir bahaneyle nezaketle içeri davet etti ve birlikte de oturdular. Sonra biz ayrıldık, çıkışta da bildiğiniz o kısa açıklamayı yaptık. Efendim TGRT‘den Fatih Atik, anlaşılan o ki Bülent Arınç’a sormuş. O da ona pek bir şey söylememiş içeriye yönelik. Çok da bir şey yok zaten içerikte. Ama öyle şeyler yazdı ki, ya olmaz böyle bir şey. Sonra meslektaşınız Aytunç Erkin Bey beni aradı. Önce WhatsApp‘tan yazmış, sonra aradı uçaktan indim. ‘Böyle böyle böyle böyle diyorlar’ dedi. Dedim ki kendisine ‘Valla Aytunç Bey hepsi yanlış ama yalanlamak bana düşmez, siz bir Bülent Bey’i arayın.’ Öbür türlü Selahattin Demirtaş - Bülent Arınç görüşmesinden sonra bir tansiyon oldu. E o kadarlık da dikkat edeyim yani. Çünkü ben yalanlayınca bilirsiniz üstat, muhatabı yalanlıyor gibi olacaktı. Ben gazeteciyi mi yalanlayacağım yani? Ben yalanlarsam Bülent Arınç’ı yalanlamış olurum. Ama o yalanlarsa haberi yapanı yalanlamış olur. Bülent Bey de Aytunç Erkin‘e bir sayfa ‘Yazıklar olsun’ da demiş ‘Ne münasebet’ de demiş ve baştan sona yalanladı. Fatih Atik’in yazdıkları. Ben istemem bir gazeteciye bunların böyle söylenmesini, ama yapmış. Ne oluyor çünkü TGRT bir iftira çukuruna döndü. Her türlü iftira orada atılıyor. Eski, güya CHP’liler götürülüyor orada, maaşlı programlar yaptırılıyor, olmadık laflar. Bugün daha bir tanesi eski TGRT’ci şimdi başka yerde. Bugün şu kadar şey dururken ‘Akın Gürlek‘in böyle bir durumdayken üzerine mal yapacağını düşünmüyorum.’ Çok biliyorsan al işte gazetecisi, ID’si orada bilmem nesi orada. Var mı yok mu? Ama Bülent Arınç meselesinde. Sonra FETÖ’cü doldurması ile birisi tutmuş ‘Bülent Arınç Özgür Bey’e Tayyip Erdoğan tarafından yollandı, arabuluculuk olsun bilmem ne.’ Ya kardeşim biz Bülent Bey’le Manisa‘yı konuştuk, işte konuştuk dediklerini konuştuk, konuşmadık dediklerini konuşmadık. Asla da bu mevzulara falan girmedik ve girmeyiz de. Ayrıca Tayyip Erdoğan bana bir aracı yollayacaksa, herhalde Bülent Bey’e yaptırmaz onu. Bülent Bey gibi bir profil yerine daha bugün aktif siyasetin içinde olduğu, kendisine yakın birisi, bana yakın birisiyle konuşur. Böyle bir şey yok. Böyle bir ihtiyaç varsa Erdoğan’da biz bunu açık iletişimle de yaparız zaten.”
“DARBECİ DARBE YAPTIĞINA NİYE ARACI YOLLASIN?”
(Böyle birilerinin geldiğini siz hiç düşündünüz mü, hissettiniz mi?) “Şu kadarını söyleyeyim. Bu dediğiniz, sakın üstünüze alınmayın ama bu teori, bu çünkü hep dile getiriliyor. Şu kadar saçma bir teori. Kenan Evren’in Süleyman Demirel’e, Bülent Ecevit‘e, Alparslan Türkeş‘e aracı yollaması gibi. Darbeci darbe yaptığına niye aracı yollasın? Yollayacak olsa darbe yapmaz. Adam bize darbe yaptı ya. Bir anda işte kurultay davası, butlan falan bir tarafta tutmaya çalışıyorlar. Hiçbir değeri yok bakın. Bir daha söylüyorum. Süreç odaklı, partiyi tartıştırmak için. Adam hakimden bakan yardımcısı, bakan yardımcısından başsavcı, başsavcıdan bakan yapıyor. Gözü dönmüş adamların. 23,59’da tarafsız İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, gece 12’de bakan oluyor. Ertesi gün saat 3’te AK Parti il başkanlarına ‘Partimiz için çalışmaya devam edeceğim’ diyor Akın Gürlek. Ne aracı yollayacak? Aracı yollasa ‘Dalga mı geçiyorsun?’ derim. Ne aracı? ‘Git sen ikna et Genel Başkanını, vazgeçsin bu işlerden’ derim. Ben bu aracılığın sonunda ne yapacağım ki? Ben mi bir şey yapmışım ki? Şunu anlarım. Ben ona bir şey yapıyor olurum ve o da der ki ‘Haksızlık yapıyor, bana bunu yapmasın.’ Ben ne yapıyorum ki ona hakkımı aramaktan başka?”
“YARGILAMA ADAYLIĞA ENGEL DEĞİL”
(Ekrem İmamoğlu‘nun serbest bırakılması, Cumhurbaşkanı Adayı olarak siyasete devam etmesi gibi bir olasılık görüyor musunuz?) “Yani şöyle bu yargılama, zaten adaylığa engel olmaz. Şundan adaylığa engel olmaz. Bu yargılama en iyi şekilde yani işte ‘1,5 ay boyunca 100 kişinin ifadesini alacağım’ diyor. İkinci celseyi ne zaman yapacak belli değil ama mayıs başında bu celse biteceğine göre, ikinci celse diyelim ki haziran sonu temmuzda yaptı. Orada 400 kişi kim bilir kaç ay sürecek. Sonra delillerin tartışılması, taleplerin toplanması, savunmalar, iddianame, iddia makamından sorulması, son sözler. Yani bunun bir yıldan önce bitmeyeceği çok belli. Sonra istinaf aşaması var, o normalde 2-2.5 yıl, zaten seçim geçer. Hadi o öne geldi, Yargıtay aşaması var. Yargıtay 3-4 yıl. Yani seçime kadar bu ceza kesinleşmez. O yüzden adaylığa engel değil. Adaylığa ne engel olur? Bir takım basit davalarla deniyorlar ya, ahmak davası o davası bu davası. Onlardan birini kazanıp o cezayı verip istinafta kesinleştirirlerse belki öyle bir şey olur. Öyle denemeler var ama orada da işte biri düştü biri kalktı falan filan bir şeyler oldu. Esas mesele diploma burada. Onu söyleyeceğim. Çünkü bir idari kararla diplomayı iptal ettiler. Biz ilk önce bölge idare mahkemesine başvurduk ve bu işlemin iptalini talep ettik. Reddettiler. Şimdi istinafta. İstinaftan yürütmeyi durdurma talep ettik, yürütmeyi durdurmayı reddetti. Esastan görecek. İstinaftan eğer kabul edilmezse başvurumuz, Danıştay’a gidecek ve Danıştay‘ın bir o sırada büyük ihtimalle adaylık sırasında Danıştay’a gitmiş olacak. Biz de yürütmenin durdurulmasını isteyeceğiz. Danıştay‘ın ilgili dairesi yürütmeyi durdurma verirse aday olur. Vermezse aday olamaz. Yani esas risk ve ihtimal alanı burası. Buraya bakmak lazım. Diploma davası. Zaten üstadım, boşuna değil. 19’unda sabahleyin gidecekken, ki 4 gün gözaltı süresi var, 23’ünde ön seçim var. Yani ön seçime sokmamak birinci amaç. Yani Cumhurbaşkanı Adaylığı kesinleşmeden, partisinin adayı olduğu kesinleşmeden mani olmak. Ondan da bir gece önce diplomayı iptal ettiler. Yani buradan bir şey çıkmaz, yargılamadan. Çıkmaz derken bu talimatla mahkemeden ceza çıkar. Ama kesinleşmesi yetişmez. Veya şöyle de düşünüyorlardır. Ani bir erken seçim icap ederse kendilerinin istediği ya da şartların gerektirdiği. O zaman da zaten ceza kesinleşmemiş olacak. Daha çok yeni, daha görülüyor olacak. Diplomayı o yüzden iptal ettiler.”
“18’İ 19’UNA BİRLİKTE BAĞLAYACAĞIZ”
(18 Mart diploma iptalinin yarın birinci yıl dönümü. Saraçhane’de bir miting düzenleyeceksiniz. Ne yapacaksanız?) “Yarın akşam Saraçhane‘de yatacağım ben. (Yedi gün yattığınız odada mı yatacaksınız?) Evet evet, yedi gün yattığım odada bir gece daha yatayım. Yani yıldönümünde yarını bir yılı yaşayacağız ya. O bir yılın 24 saatini yaşarken yarın geceyi orada geçireceğim. Yıl dönümü ayın 19’u. Neyin? Darbe girişiminin. Ama diplomanın 18’i. 19’u arefe, arefe gecesi yapmanın bir takım zorlukları var. Malum ertesi gün bayram, sabah herkes gidecek falan. Biz de bir çarşambacıyız ya, darbe çarşamba oldu, ilk miting çarşamba oldu, son miting çarşamba oldu Saraçhane’de. Ve her çarşamba bir yıldır miting yapıyoruz. 99’ncusuna geldik. Yine çarşamba akşamı yapıyoruz 18’i 19’una bağlıyoruz. Yani bazı yerlerde biz şöyle dedik. 18’i 19’una hep birlikte bağlayalım mı? O sabaha kadar sürecek miting. Sabaha kadar miting sürmez. Yani onu söyleyeyim. Galatasaray’ın yarın 11’de maçı başlayacak. 11’de yani biz mitingi yaparsak şey olur falan biz 11’e doğru işi toparlamaya niyetliyiz. Yani 18’i 19’una bağlayan gece mitingi makul bir saatte, saat 20.30’da başlatacağız. Öğrencilerimiz olacak, Boğaziçi Üniversitesi’nden, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden, İstanbul Üniversitesi’nden. İşte o süreçte oralarda olmuş öğrenciler olacak. Boğaziçi‘nin işte etkinlik alanlarına el konulmuş, kulüp odaları kapatılmış öğrencilerin dinletisi olacak. Bir yıl boyunca okuduğumuz şiirleri hatırlayacağız. Bir yıl önce söylediğimiz şarkıları söyleyeceğiz. Ama mesela işte ‘Bekle bizi İstanbul’u Onur Akın söyleyecek mesela. Ne bileyim, ‘Buğday tanesini’ İlkay Hanım gelecek lütfederlerse söyleyecekler. ‘Yiğidim Aslanım’ı Zülfü Bey söyleyecekti ama bir yurtdışı programı, bir özel sağlık meselesi de varmış orada, alınmış bir randevu. Sevingül Bahadır gelecek, söyleyecek. Öyle şiirlerle, şarkılarla bir yılı hatırlayarak ve orada darbenin birinci yıldönümünde dimdik ayakta durduğumuzu göstererek 18’ini 19’una bağlayacağız. Ümit ediyorum önemli bir kalabalık olacak. Önemli bir gece olacak. Sonra biz makul bir saatte geceyi sonlandıracağız. Arkadaşlarımız, örgütümüz, milletvekillerimiz oranın sakin ve barışçıl bir şekilde dağılmasına katkı sağlayacaklar. Ben de Saraçhane‘deki odama geçeceğim. İlk önce oradan herhalde Galatasaray’ın maçını oradan izleriz. Ondan sonra geceyi orada geçireceğim. Ertesi gün de 19’unda Saraçhane‘de, Halk TV de oradan bir bağlantı yapmak arzusundaydı, iletmişler. Halk TV’ye, Sözcü TV’ye, diğer televizyonlar, yabancı basın kuruluşlarına 19’unu orada anlatacağız. Yarın Şehitler ve Gaziler Günü malum. Çanakkale’nin yıl dönümü olduğu için 18 Mart. İstanbul’da şehit aileleri ile bir iftarımız olacak. Sonra gelip mitingi yapacağız. 19’unda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin personeli ve belediye meclis üyeleri, Aile Danışma Ağı yani içeride tutuklu olan arkadaşlarımızın aileleri ile 19’unda iftar yapacağız. 19’unda son iftarı ailelerle yaptıktan sonra ve 18’inde başladığımızı 19’unda ailelerle birlikte bir iftarda tamamladıktan sonra ben Saraçhane’den ayrılıp memleketim Manisa’ya gideceğim. Memleketim Manisa’da olacağım.”
“100’ÜNCÜ MİTİNGE ÇANAKKALE İLE DEVAM EDECEĞİZ”
(Ondan sonraki yol haritasının sorulması üzerine) “100’üncü miting Çanakkale’de. Ama bu cumartesi değil. Cumartesi bayram malum. Bir sonraki cumartesi 100’üncü mitingi Çanakkale’de yapacağız. Mitinglere devam edeceğiz. (‘İkinci yılın birinci günü başlayacak’ dediniz.) Evet, ikinci yılın birinci mücadele günü 20’sinde başlayacak ve devam edeceğiz. Mitingler devam edecek. Zaten bir kere il mitinglerini durdurmak mümkün değil. Söz verdiğimiz 30’dan fazla ilimiz var sırada bekleyen. Gittiğimiz her ilde tarihin en büyük mitingini yapıyoruz. İlk başlarda küçümsemeye çalışanlar oluyordu. Ne bileyim işte bir Yozgat göründü; çok ikonik, çok farklı bir miting. Konya’da Erdoğan’ın son iki seçimdir kaçtığı meydanı doldurduk. Kayseri’de görülmemiş bir kalabalık oldu derken en son Karaman’a gittik ve Karaman tarihinde görülmüş en büyük mitinglerden birini yaptık. Bu iş büyüyerek böyle devam ediyor. Böyle bir muhalefet partisinin, iktidara yürüyen partinin böyle bir eyleminin -tırnak içinde- popülerleşmiş olması, talep görüyor olması, ‘Ben de orada olacağım’ diyor olması insanların önemli. Eskiden bir miting yapıyorsunuz, mesela Karaman‘daki mitinge Mersin’den katılım sağlarsınız. Şimdi bunlara da ihtiyaç kalmadı. Mersin ‘Nasılsa bize geldi yine gelir’ deyip öyle bir şey yapmıyor. Karaman da ‘Ben bu meydanı kendim doldururum, kimse gelmesin kardeşim’ diyor. Öyle bir noktadayız. Gece mitingleri konusunda tamamen terk etmiyoruz ama bir format arayışımız var. İstanbul’da da gece mitingleri çok efsanevi kalabalıklarla devam ediyor. Pendik’in son mitingi bir önceki mitingini aştı. ‘Sönümlenir mi?’ deniyordu, bir öncekini aştı. Ama oraya bir format arayışımız var. Faydalı ve yaratıcı fikirleri konuşuyoruz.”
“ZULME DİRENMENİN YANINDA İKTİDARA YÜRÜDÜĞÜMÜZÜ ANLATACAĞIZ”
“(Eylem planını şekillendirirken geriye dönüp baktığınızda eksik bıraktığınızı düşündüğünüz bir şey var mı?) Eylemsellik ve mücadele boyutunda biri sıkıntımızın olduğunu düşünmüyorum. Zaten kimse düşünmüyor. Hatta şöyle; bütün öngörüleri altüst eden… Özellikle bunları düşünen kişiler bana söylüyor. Ne bileyim, Fatih Bey’e geçmiş olsun. O da beyin ameliyatı geçirdi. ‘Özgür Bey ne yalan söyleyeyim, ben bu işler yazın yavaşlar sanıyordum’ diyor. Cezaevinde bana defalarca bunu söyledi. Birçok arkadaşımız ‘Haydi yazı geçirdik, kışın bu iş olmaz’ dedi. Bu işler bir mücadele ve eylem ruhuyla bir yere kadar geldiler. Eksik yaptık diye değil ama yapmamız gereken bir mevzu var. İnsanlar bizden ‘Evet, mücadelede iyisiniz ama bu ülkeyi nasıl yöneteceksiniz?’ sorusuna cevap bekliyorlar. Bunun cevabı; Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi, parti programının bir hükümet programına evrilmesiydi. O konuda da lansmanı takip ettiniz. Sadece o gün İran Savaşı’nın çıkmasından dolayı zamanlamayı hatalı bulanlar vardı ama çok önceden ilan edilmiş bir toplantıydı ve yapmak durumdaydık bütün Türkiye’den katılımcılarla birlikte. Ama şimdi örgütümüz geçtiğimiz yıldan farklı olarak… Geçtiğimiz yıl bunu yüzde 70 - 80 mücadele, yüzde 30 kendi faaliyetlerimizi anlatmak şeklinde oldu. Şimdi mücadeleyi bırakmadan ama Türkiye’yi nasıl yöneteceğimizi anlatarak… Özellikle hiçbir geliri olmayanlar için dile getirdiğimiz vatandaşlık temel geliri ve ev kadınları için sigortalanma ve emeklilik hakkı olmak üzere toplumun tüm kırılgan grupları ile ilgili sıkıntıları nasıl çözeceğimizi sahada bol bol anlatmamız lazım. Bu yıl zulme direnmenin yanında iktidara yürümenin de en net şekilde hissettirildiği bir yıl olması lazım.”
“TANJU BAŞKAN HAKKINDA HAYSİYET CELLATLIĞINA TEŞEBBÜS EDİYORLAR”
(İç cepheyi tahkim söylemleri paylaşılırken Bolu ve Kuşadası belediyelerine yapılan operasyonlar) “Birincisi tekrar döneceğim Akın Gürlek’e ama Adalet Bakanlığı ömrü boyunca hiç tenezzül etmediği haysiyetsizce tutuma bulaştırılmaya çalışılıyor. Bu konuda kendisini şiddetle uyarıyorum. Bu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı zamanında vardı. Bütün gazeteciler biliyor. Bugün basın mensuplarıyla toplantıdan sonra konuştuğumuz arkadaşlarla da görüştük. Antet yok, açıklama başta yandaş basına ama onlar da birbirleriyle gruplarda paylaşıyor. Adalet Bakanlığı‘ndan bilgi notları gidiyor. Furkan denen bir edepsiz var. Furkan denen edepsizin bunu yaptığını biz biliyoruz. Akın Gürlek onu İstanbul’da kullanıyordu, şimdi o edepsizi yanında Ankara’ya getirmiş. Öyle bilgi notları geçiyor ki olduğu gibi kullanabilen bir tek Akit var. Ak-it gazetesi var ya. O Akitler onu olduğu gibi kullanıyorlar. Akit dışında diğer yandaş basının bile midesinin kaldırmayacağı bir rezalet var. Tanju Başkan’ın kurduğu bir vakıf, vakıfa topladığı paralar, verdiği burslar… Vakfa giren belli, çıkan belli. Mahkeme var. Yalan yazıyorlar burada, o Furkan edepsizinin yazdıkları. Önce burslarla ilgili yalan yazdı, yetmedi. Utanmadan ve sıkılmadan ‘Efendim gönül ilişkisi’ diye bel altı dünya kadar yalan. Tanju Başkan’ın şikayetçi olduğu, eşinin de haberdar olduğu bir takım şantaj, bir takım pislik işleri ‘Yazın, yazın’ diye yolluyor. Ya Adalet Bakanlığı burası ya. Sen adaletin tesisinin teminatı olacak bir göreve atanmışsın hasbelkader, hiç olmazsa bak birinci kuraldır ya hiç olmazsa zarar verme. Bir faydan olmayacağı belli, zarar verme. Yanında getirdiğin o Furkan denen operasyon kişisini diyeyim, bu işlerde kullanma. Sen Adalet Bakanı’sın. (İletişim Başkanlığındaki isim mi?) O, oradaydı, oradaydı, devir teslimde oradaydı. Her türlü rezilliğe bulaşan o kişiyi söylüyorum yani. Bir kere şunu söyleyeyim. Tanju Başkan yargılanır, bu yargılamanın sonunda da beraat eder. Bunu bildikleri için haysiyet cellatlığına başvuruyorlar. Hızlı bir şekilde tutuksuz yargılanması lazım.”
“KUŞADASI’NDA DA KANIT YOK, İFTİRA VAR”
“İkincisi, Aydın’da Ömer Günel, neden dava İstanbul’da? Aydın’ın savcısının, Kuşadası’nın savcısının eli armut mu topluyor? Yok. Nasıl alıyorsun İstanbul’a? Aydın’daki işlerden İstanbul’a para aktarılıyormuş. Hiçbir şey kalmadı, Kuşadası’ndaki işlerden Ömer Günel para toplayacak ve aktaracak. ‘Bir kuruş para verdim’ diyen var mı? Taşıyan var mı, aktaran var mı, aktarıldığı yerde ispatı var mı? Yok mu? Amaç şu; İstanbul’a bağlamak için bir yalan. Diyor ki ‘Bu operasyonu biz yapacağız.’ Niye? Bu operasyonu Aydın’da yaptıramadığın için. Niye? Aydın’da önceki dönem AK Parti milletvekili bana iki tane mavi klasör getirdi. ‘Bunlar benim Aydın’da Özlem Çerçioğlu‘na karşı takip ettiğim dosyalardı. Lanet olsun bunlar da çöp oldu’ dedi. ‘Bu kadını gitti getirdiler’ dedi. Onun da kendi zaviyesinden böyle bir isyanı var. Aydın’da Özlem Çerçioğlu‘nun azmettirmesi ile Ömer Günel’e bir şey yaptıramayacakları için kanıt yok, ispat yok, iftira var. İftiracıyı da oradan bulmuşlar. Böyle bir operasyon çekiyorlar. Niye orada? Niye çağrılarak değil, niye gözaltı, niye tutuklu? Ne var ortada? ‘Para verdim’ diyen mi var? ‘Para aldım’ diyen mi var? Yakalanmış para mı var, ne var? İtirafçı beyanı var. İstanbul usulü. O yüzden. Ben yoksa ‘Kuşadası’ dediler, ‘Durun bakalım, neymiş? Sorgu tutanağını görelim. Neyle suçlanıyoruz, ne oluyor?’ dedim. Yine bir baktık ki yine İstanbul işi yapmışlar.”
“TUTARLI ÇİZGİDE KALMAK LAZIM”
(‘ABD - İran Savaşı’nda, İran’da PKK’nın kolu PJAK’a özerk bölge sağlandığı’ değerlendirmeleri hakkında) “Burada şöyle net bir tutarlı çizgide kalmak lazım. Bir kere İran rejimi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tasvip edeceği bir rejim değil. Niye değil? Birincisi, kadın hakları üzerinden değil. Kadınlara yaptıkları, çektirdikleri yüzünden değil. Hukuk devleti olmadığı için değil. Hak ihlallerinin çok fazla olduğu bir devlet olduğu için değil. Laiklik yok, hak ihlalleri var. Bir demokratik Cumhuriyet değil. Biz İran’ın kadın haklarına saygılı, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünün olduğu bir demokratik Cumhuriyet olmasını arzu ederiz. Ama bunun mücadelesini İranlı kadınların vermesi, İranlı gençlerin vermesi, İranlıların vermesi lazım. Ayrıca kadını eziyorlarsa, muhalefeti öldürüyorlarsa, bastırıyorlarsa burada uluslararası hukukun işlemesi lazım. Dünyanın şöyle bir düzeni var; bir ülkedeki hak ihlalleri tüm ülkeleri ilgilendirir. Dünya nizamı içinde Birleşmiş Milletler devreye girer. Gerekli görüşmeler yapılır. Öneriler verilir. Gerekirse çok uluslu, illa müdahale edilecekse, müdahale son iştir bir ülkeye. Ama o ülkede 3 bin kişi öldürüyorlar, kadınlara eziyet ediyorlar bilmem ne… Müdahale edilecekse bir ülkeye barış gücü. İşgal kuvveti değil. Bombardıman uçağı değil. Barış gücü yollanır, orada barışı sağlamak için. Bunun yerine, biraz önce gayet güzel ifade ettiğiniz gibi İsrail’in kendi kırmızı kitabında Suriye’den sonra hedefte İran var. Zaten geçmiş süreçlerini biliyoruz aradaki. İran’ı istikrarsızlaştırma… Şunu çok net söyleyeyim. Benim istediğim İran’ı en son İsrail ister. Yani demokratik yönetilen, hukukun üstünlüğünün olduğu, demokratik bir Cumhuriyet’i en son İsrail ister. Çünkü öyle bir İran’ı kimse tutamaz. Çok güçlü bir yapı ortaya çıkar. O yüzden İsrail, İran istikrarsız olsun, İran bölünsün istiyor. Aşağıda Beluciler, yukarıda başka özerk bölgeler filan olsun istiyor. Bu İsrail’in hesabı. Burada endişe ederim, doğru bulmam. Böyle sürekli Trump dedi ya ‘Kürtler ayaklanacak, öbürü bilmem ne.’ Orada Sayın Bahçeli de doğru bir tutum içindeydi ve dedi ki ‘Kürt kardeşlerimizi paralı asker, bilmem ne gibi görmesin kimse…’ O yüzden böyle ‘Kürtler, Kürtler’ lafı çok doğru bir şey değil. Suriye’de de… Türkiye’deki Kürtlerin akrabalarının kendi bulundukları ülkeyle ilgili Amerikan ve İsrail çıkarlarına göre bir şey yapmanın taşeronuymuş gibi gösterilmesi doğru değil. Bunu PJAK yapısı ya da beş - altı silahlı Kürt yapısı, odur, budur, onunla ilgili söylemiyorum. Ama bir dil var. Bunu sizin açınızdan söylemiyorum. Özensiz bir dil var. ‘Kürtler şöyle…’ Trump da o özensiz dili kullandı. Ben Kürtlerin Irak’ta da Suriye’de de Türkiye’de de barış içinde tüm haklarını kullanarak ve zulmetmeden, ellerinde silah olmadan yaşamalarını arz ederim. Yani buna böyle bakmak lazım. Ülkelerinin eşit yurttaşları olarak yaşamaları lazım.”
“‘ÜMMETİN LİDERİ PEDRO’ DİYOR KARADENİZLİ KARDEŞİMİZ”
“Burada Amerika’nın füzeleri 160 çocuğu ki ben bunu söyledim. Dünya basınına yönelik de bir şey söylememiştim. Sinirlendim grupta konuşurken. Dedim ya ‘İnsan biraz utanır. Amerika’da 160 tane civciv ölse bugün Kentucky eyaletinde derler ki ‘Ne oldu, 160 civciv birden öldü? Salgın mı var? Bir tehlike mi var?’ Oraya sağlık gider, veteriner gider, bilmem ne gider. Endişe olur, haber olur 160 civciv. 160 kız öğrenci ölmüş Amerikan füzesi ile. Amerika’da haber olmuyor yani. Öyle bir karartma var. Ben bunu deyince önce bir İngiltere’de Lordlar Kamarası’ndan birisi paylaştı bunu İngilizce. Sonra Amerika’da yayıldı. Rus televizyonunda oldu. Sonra Körfez ülkelerinde yayıldı filan, ‘Efendim işte civciv ölmedi, kız çocukları öldü’ diye gündem oldu. Ama meselenin kendisi; bu özensizlik, bu gözü dönmüştük. Burada Türkiye’ye büyük hayal kırıklığıdır. Şunu söyleyeyim, açık açık söylüyorum. Rusya - Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin tutumunu hem de o günlerde bugünler gibi bir pozisyonda da değildik. Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki tutumunu ben destekledim. Dedim ki ‘Taraf olmaması, barışçıl durması, arabuluculuk talep etmesi, İstanbul’da bu görüşmeleri yapabiliriz demesi ve Tahıl Koridoru’nun açılması için inisiyatif alması çok doğru.’ İran’daki tutum doğru değil. Şöyle doğru değil; oradaki gibi bir tutum yok burada. Burada taraflar arasında tarafsız olmak, güçlüden ve ezenden yana taraf olma noktasına gelmiştir. Bugün Pedro Sanchez Amerika’ya ‘Ben sana üstlerimi kullandırmam’ derken ve İsrail’deki büyükelçisini çekerken, Amerika ve İsrail’e rest çekerken, yahu en çok izlenen video TikTok‘ta, Facebook’ta ‘ümmetin lideri Pedro Sanchez’ diye Karadeniz’de bir kardeşimizin çektiği şey. ‘Bizim ümmetimiz sahipsiz kalmış. Ümmetin lideri Pedro Sanchez olmuş’ diyor. ‘Bizimkilerde yok bu tutum’ diyor. Bugünlerde biz ‘İran’ın yanında savaşa gir’ demiyoruz kimseye. Ama Amerika’nın ve İsrail’in İran’a yaptıklarına karşı çok daha net bir tutum sergilemek lazım.”
“YA SAVAŞA DAHİL EDECEK YA TRUMP’I DÜŞMAN EDECEKLER”
“Bugünlerde günün sorusu; Amerika’nın Türkiye’deki üslerini kullanmak istediği, en azından yakıt ikmal uçakları için üsleri kullanmak istediği geliyor. Şimdiden ‘Böyle bir teklife kapalıyız, sakın ha istemediğiniz cevabı duymak istemiyorsanız olmadık bir soru sormayın’ demeleri lazım. Bunun önünü kesmeleri lazım. Öbür türlü ya Türkiye’yi savaşa dahil edecekler, ya Trump’ı Türkiye’ye düşman edecekler. Esas durum bu. Türkiye’nin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Erdoğan’ın çıkarları uğruna Trump‘ın oğluyla İstanbul’da yaptığı ve Washington’daki görüşmeyi kaptığı… ‘300 tane’, o gün için ‘Boeing alalım.’ ‘Efendim sizden pahalı LNG alalım. Çin mallarına vergi koyalım, Amerikan mallarında vergi sıfırlayalım ve nadir toprak elementlerini size verelim’ pazarlığı kirli bir pazarlıktır. Trump‘a Türkiye’nin çıkarlarını peşkeş çekmektir. Amerika’dan 300 uçak alınmaz. 150 tanesi Avrupa’dan alınır, 150 Boeing alacaksın, 150 tane de Airbus alacaksın. Türk Hava Yolları bu dengeyi tutar. Hem filonun sağlığı açısından, hem iki taraflı ilişkilerin tutulması açısından. Bu nettir. Türkiye’nin geleneksel dış politikası böyle akar. Sana Amerikan Büyükelçisi diyor ki ‘Trump zeki adam’ diyor. Tom Barrack, ‘Trump zeki adam, hiç aklıma gelmemişti. Erdoğan’a onda olmayanı veriyor. Her şeyi alacak ondan.’ Olmayan ne? ‘Meşruiyet’ diyor. Neden? Ülkede son seçimi kaybetmiş. Ayrıca meşruiyetin temel tanımı seçim kazanmak değil ki hukuka uygun yönetmek, evrensel hukuka uygun yönetmek. Buraları terk ettiği için, burada meşruiyeti olmadığını biliyor. ‘Trump ona meşruiyeti verecek. Türkiye’den çok şey alacak’ diyor. Nadir toprak elementlerini kastediyor. Bu net. Amerika’nın Dışişleri Bakanı ‘Bizden 5 dakika randevu için yalvarıyor’ diyor Erdoğan’a. Erdoğan bu lafı tutmuş. Bir de bize, bizim katıldığımız bir toplantıda traktör eylemine erken gitti diye herkes adına ‘Bu yaptığı doğru değil’ diye laf etmişim. ‘Ha 5 dakika görüşemedi’ diyor. ‘5 dakika görüşmek için yalvarıyorlar’ diye Amerikan Dışişleri Bakanı söyledi yüzüne. Bu şartlar altında, bu teslimiyet, bu Amerika’dan aranan meşruiyet ve İran’da yapılan bu haksız zulme karşı bu sessiz tutum doğru bir tutum değil. Hiç olmasa Pedro Sanchez kadar İran’da Müslüman kanı dökülmesine karşı çıkması lazım.”
“İRAN KONUSUNU GÖRÜŞTÜK”
(Pedro Sanchez ile ortak bir girişim olacak mı bu konuda?) “Oldu zaten. Birincisi Sosyalist Enternasyonal’de o başkan, ben başkan yardımcısıyım. Geçtiğimiz günlerde tabii çok fazla olayın içinde belki iletişim açısından geride kalmış olabilir. Sosyal Enternasyonal'in prezidyum toplantısını bizim de talebimiz üzerine hızlı bir şekilde online yaptık. O online toplantıda hem Pedro Sanchez’e hem de Sosyalist Enternasyonal'in tutumunu kayıt altına aldık ve hepimiz bu konuda çok önemli sözlerin altına imza attık. Pedro Sanchez’in bu tutumunu Sosyalist Enternasyonal olarak biz de destekliyoruz. Ayrıca bir kez daha Sosyalist Enternasyonel Filistin’e gitme meselesini o gün görüştük. İran konusunda kuvvetli inisiyatif alma meselesini görüştük.”
“BİRİSİ BİR TEKNE GİZLEYECEKSE LÜKSEMBURG'DA GİZLİYOR
“Bugünkü yalanlamada hiç bahsetmiyor doğru olduğunu bildiği için. Ben ‘Lüksemburg’da bir yat var, Lüksemburg’dan alınmış bir yat var’ dedim. Diyorlar ki ‘Lüksemburg’da deniz mi var? Lüksemburg’da doğrudan deniz yok. Ama Moselle Nehri üzerinde çok lüks bir marina var. Lüksemburg ve Hollanda coğrafyasını biliyorsunuz. Akarsular üzerinden de okyanusa açılabilen bu tekneler var. Birisi bir tekne gizleyecekse Lüksemburg’da gizliyor. Bunu da bilmeyen bu AK Trollere gösterelim. Bu AK Troller aktörler karın tokluğuna trollük yapadursunlar. Millet Moselle Nehrinde yat yüzdürüyor.”
07.10.2025
21.05.2025
19.05.2025
14.05.2025
13.02.2025
10.02.2025
03.02.2025